–=[Muhabbet Fedaileri]=–

Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

Mehmed Fırıncı

Posted by HakanBa Temmuz 2, 2007

Son Şahitler 4.Cild s. 344

MEHMED FIRINCI

1928’de Bursa’ya bağlı İnegöl’ün Yenice Müslim köyünde doğdu. Bediüzzaman 1953’te onun Fatih Çarşamba’daki evinde üç ay kadar misafir olarak kalmıştır. Otuz yıldan beri Risale-i Nur hizmetlerinde bulunup, eserlerin bilhassa dış dünyada tanıtılması için büyük hizmet ve gayretleri olmaktadır.

“Üstadı ilk duyuşum”

yılında Zonguldak’ta askerlik yapan ağabeyim izne gelmişti. Dükkânda Büyük Doğu gazetesi almış, okuyorduk. Gazete, Üstadın hayatını yayınlıyordu. Ağabeyim mecmuayı okuyunca, çok beğenerek, takdir duygularıyla ‘Ah askerdem gelsem de şu zâtın yanında çalışsam’ diyordu.

“Bu esnada aramızda dinî bir sohbet başlamıştı. Askerde ağabeyim kantini işlettirirken, ara sıra çay içmeye gelen hoşsohbetli bir asker, memleketi olan Kastamonu’dan, liseyi bitirmeden askere geldiğini, lisede iken arkadaşları ile kır gezintisinde dağda bir hocayı gördüklerini, bu hocanın kendilerine nasihat ettiğini ve bu esnada iki bardak hacmindeki küçük bir çaydanlıktan, 20 kişiye birer bardak süt içirdiğini ağabeyime anlatmış. Sohbet esnasında ağabeyim bunu bana anlatınca, bir anda içim yandı. ‘Ah’ diye bir iç geçirdim, hasret ve iştiyak duydum. ‘Acaba bu hoca sağ mı, nerededir?’ diye düşündüm.

“Üstad Bediüzzaman’ı ilk duymam bu şekilde olmuştu. Çünkü o gençlere nasihat eden hocanın o olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. Ve Allah duamı kabul etmişti.

“Nur talebeleri ile tanışmam”

“Köyde iken hafızlığa çalışan çocukluk arkadaşım Hafız Nuri, talim için İstanbul’a gelmişti. Bu vesileyle bazan Nuruosmaniye Camiine akşam namazlarına gidiyordum. Enver Ceylân Hocaefendi, o zaman müezzindi. Ona bir sual sormuştum. O da sualime cevaben, ‘Seni Nur talebeleri ile tanıştırayım mı?’ diye cevap verdi. Ben de kabul ettim.

“Beni Çankırılı Hafız Ahmed isimli bir talebe ile Kadırdga’daki ahşap bir evin bodrum katında ikamet eden birkaç üniversite talebesiyle tanıştırdı. Bir portakal sandığının üzerinde, eski yazı bir kitap duruyordu. Sonra öğrendim ki, bu kitap, İhlâs Risalesi imiş. Ve bana ondan okudular.

“Beni ilk defa Nur medresesine götüren Hafız Ahmed’le yirmi sene sonra, rahmetli Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin cenazesinde ikinci defa görmüştüm. O da beni tanıdı.

“Gençlik Rehberi Mahkemesi”

“Muhsin Alev Gençlik Rehberi’ni bastırmıştı. Polisler Kadırga’daki evde arama yapmışlar. Benim haberim yoktu. O gidiş gelişlerimde on-on beş kişi bazen bir araya geliyorduk. O arkadaş grubunu göremeyince nerede olduklarını sordum. Bana polislerin geldiğini söylediler. Polisler 100 tane kitap götürmüşler.

“O zaman polislerle biz her gece fırında çay içer, sohbet ederdik. Bu sebepten, ben polislere hiç yabancılık çekmedim. ‘Polisler gelmişse ne olmuş?’ gibilerden, yine oraya devam ettim. O sıralarda, kimsenin gelmeyişine de hayret ettim.

“Bir müddet sonra Süleymaniye’ye taşındılar. Oraya da gitmeye devam ediyordum. Bu sıralarda fırını Nuruosmaniye’den Çarşamba’ya taşıdık. Bu sebepten, birkaç gün gitmek mümkün olmadı.

“Üstad Hazretleri Gençlik Rehberi Mahkemesi için İstanbul’a gelmişti. Ben bu haberi Gece Postası gazetesinde okumuştum. O akşam Süleymaniye’ye gittim. Muhsin Alev’i buldum. ‘Sabah namazında gel, Hazret-i Üstada gidelim’ dedi. Ertesi gün beni Sirkeci’de Akşehir Palas Oteline götürdü.

“Sen Ispartalısın”

“Üstad Hazretleri otelin üst katında, cadde tarafında bir odada namaz kılmış, dua ediyordu.

“Muhsin Alev Hazret-i Üstada,

“Bu Fırıncı Mehmed’dir’ diye takdim etti.

“Üstad Hazretleri,

“Sen hoş geldin, safa geldin kardaşım!’ dedi. Elini öptüm, o da beni başımdan öptü. Bundan sonraki diğer bütün ziyaretlerimde elini öptüğüm zaman, Hazret-i Üstad da başımdan öperdi.

“Halimi, hatırımı, annemi, babamı ve kardeşlerimi sordu. Büyüklerin hal hatır sorması, bir lütuf oluyordu. Benimle alâkalanması sanki ‘Tevhid’ çeker gibi, bir feyiz veriyordu.

“Memleketimi sordu. İnegöllü olduğumu söyledim. Aralıklı olarak tekrar tekrar, tam üç defa sordu. Sonuncusunda, ‘Esas, esas nerelisin?’ diye suali tekrarladı. Dedemin Ispartalı olduğunu söyledim. ‘Dedem Uluborlu’dan İnegöl’ün Yenice Müslim köyüne gelip imam olmuş’ deyince,

“Sen Ispartalısın’ diye mülâtefe ettiler.

“Bundan sonra ilk Mecliste geçen hatıralarından bahsetti. ‘Mecliste bir gün önce hariçten karışanları en şiddetli şekilde cezalandırmaya, hattâ idam etmeye karar almışlar. Fakat ben bilmedim. Bazıları namaz kılmıyorlardı, ben onları namaza davet edici konuşmalar yaptım. Bu sohbetlerimizle, Abdurrahman ve Hafız Ali çok alâkadardır. Biraderzadem Abdurrahman tek başına otuz kişinin işini ve hizmetini görürdü. Şimdi Abdurrahman ile Hafız Ali buradadır.’

“Üstadın konuşmaları kalbimde derin tesir yapıyordu. Bilhassa Hafız Ali ve Abdurrahman mânâları ruhumda ve kalbimde çok derin izler bırakmıştır.

“Üstad mesleğimin fırıncı olduğunu öğrenince, ‘Fırıncılar halkın gıda ihtiyacını karşılamak bakımından çok ehemmiyetli hizmet yapıyorlar. Namazlarını kılmak şartıyla , çalışmaları da aynen ibadettir’ dedi.

“Ben, ‘Efendim, ekmekçi değil, börekçiyim’ dedim. Hazret-i Üstad,

. daha iyi’ diye iltifatta bulundular. Konuşmasına devamla, kendisini müteaddit defa zehirlediklerini, Cenab-ı Hakkın hıfz ettiğini söyledi.

“Konya’da bir komünist komitesi, beni öldürmek için karar almışlar. Kırk bin lira ayırmışlar. Said’i kim imha ederse, bu parayı ona vereceğiz demişler’ dedi.

“Üstad bana şeker ve tereyağ aldırarak börek yaptırdı”

“Hazret-i Üstad bu meseleyi anlattıktan sonra,

“Kardeşim, sen bana şeker ve tereyağ getir’ diye para verdi. Yanında bir buçuk saat kadar kalmıştım. O kadar zaman içinde çok sohbet olmuştu, lâkin uzun zaman geçtiğinden hatırlamak mümkün değil. Elini öperek ayrıldım..

“Üstaddan ayrıldıktan sonra beni vesvese sardı. Acaba yağı ve şekeri nereden alsam, diye derin derin düşünüyordum. Çünkü bir yanlışlık yapabilirdim. Beni gafil avlayıp alacağım yağa bir hain zehir atarlarsa, ben ne yapardım? Bu vazife bana çok ağır gelmişti. Muhsin Alev’e, ‘Üstad niçin benden istedi? Siz dururken, bana niçin söyledi?’ diye sordum. Muhsin Alev’de, ‘Seni hizmetine kabul ettiğinin delilidir bu’ diye cevap verdi.

“Mısır Çarşısından kesme şeker aldım. Babamın Ömer Bey isminde bir dostu vardı. Halepli Ömer Bey yağcı idi. Ona gittim, çok mühim bir din âlimi için taze tereyağ almak isteğimi söyledim. O da, ‘Bugün ne?’ dedi. Ben ‘Perşembe’ dedim. O, ‘Mısır çarşısının arkasında bir tavukçuya, Tekirdağ’dan benim yağım gelecek. Ben eve gelecek hafta götüreyim. Onu sen al’ dedi. Ben gidip sordum, yağ gelmiş. Tartıp parasının Ömer Beye bıraktıktan sonra, böyle kendimce her cihette emniyetli bir şekilde yağı temin edebilmenin sonsuz şevk ve lezzeti içinde Hazret-i Üstada götürdüm.

“Şekerle yağı Üstada götürünce,

“Sen bana börek yap’ diye buyurdu. Ve yağın bir kısmını verdi.

“Böreği yaparak ertesi sabah erkenden Üstada götürdüm.

“İşte o börektir ki, bizi, ‘Fırıncı Mehmed’ yaptı. ismimiz ‘Fırıncı’ kaldı.

“Artık hemen hergün yanına gidiyordum. Polisler kapıda gelenlerin hüviyetlerini tesbit ediyorlardı. Fakat benim hüviyetimi hiçbir kimse sormadı ve almadı.

“Öğretmenler çok mühimdir”

“Akşehir Palas’a yine bir sabah gittiğimde, Üstad Hazretleri Ebussuud Caddesine bakan tarafta, balkonda, şezlonga oturmuş; elindeki Asa-yı Musa eserini okuyordu.

“Saat on sıralarında bir misafir geldi. Bu zat göz doktoru Hüsnü Oğan’dı. Aynı zamanda Kuleli Askerî Lisesinde kimya derslerine giriyormuş. Üstad kendisini kabul etti:

“Kardeşim, hoş geldin, öğretmenler çok mühimdir, öğretmenlerin yeri ya kulenin başı, ya kulenin dibidir. Ortada tutunacak yer yok’ dedi.

“Risale-i Nur’u çok okumak lâzım’ diye elindeki eseri gösterdi. ‘Kendim telif ettiğim bu kitabı, en az kırk defa okudum’ diye ifade etti. “Üstad hediye kabul etmezdi”

“Yine birgün, akşamla yatsı arası, Üstadın yanına gitmiştim. Yanında, talebelerinden Ziya Arun ve Muhsin Alev vardı ve çok üzgündüler. ‘Ne oldu?’ diye sordum. Onların müteessir olması bana da çok dokunmuştu. Onlar ne olduğunu söylemediler. Ben de üzgün vaziyette bir kenara oturdum. Az sonra oturduğumuz odanın tam karşısında olan kapı açıldı. Kalblere ve ruhlara nüfuz eden şifalı bir tebessümle Üstad göründü. Elinde, ayaklı kristal bir kâsede kayısı reçeli, kapıda durdu. Ve biz de kendisine yaklaştık. Bana, ‘Senin hatırın için bunları affettim’ dedi. Kâseyi bize uzatarak, ‘Siz az yiyin, çoğunu sen ye’ diyerek ruhları ve kalbleri mest eden iltifatta bulunarak odasına çekildi. Sonra talebelerin suçunun ne olduğunu öğrendim. Meğer çok hürmet ettiğimiz ve sevdiğimiz Karabüklü Mustafa Osman Ağabey gelirken, yanında bir miktar portakal getirmiş, zorla kabul ettirmiş. Onlar da onu kırmamak için, hediyesini almışlar. Fakat Hazret-i Üstad sonradan çok hiddet etmiş. Hâdise buymuş.

“Necip Fâzıl’ın Üstadı ziyareti”

“Yine birgün Akşehir Palas’a gitmiştim. Sonradan bir müddet İslâm mecmuasını da neşreden İsmail Doyuk, otelin giriş kısmındaydı. Bana, ‘Yukarıda Hazret-i Üstadın yanında Necip Fazıl Bey var. Biz bekleyelim. Biraz sonra o çıkınca biz ziyaret edelim’ dedi. Ben de ‘Peki’ dedim. O çıkarken, biz de kendisiyle hal hatır ettik ve uğurladık. Biz de beraberce Hazret-i Üstadı ziyaret ettik.

“Üstada un kavurması yaptım”

“Bir müddet sonra Hazret-i Üstad, Fatih’teki Reşadiye Oteline geçmişti. O sırada birgün İsmail Doyuk, ben fırında çalışırken Hazret-i Üstadın beni istediğini haber verdi. Hemen Reşadiye Oteline gittim. Otelde deniz görünen, aydınlık ve güneşli bir odaya kapıdan girince, tebessümle elini sallayarak beni yanına çağırdı. Elinde 1916’da basılmış, biraderzade Abdurrahman Ağabeyin yazmış olduğu Hazret-i Üstadın kendi tarihçesi vardı. Kitabın birici sahifesinde beraber çektirdikleri resimi tebessümle göstererek, ‘Sen bunu gördün mü?’ diye sordu. ‘Şimdi gördüm Üstadım, ‘ dedim. Neşe ve sürur içerisindeydi. Sonra, ‘Sen bana yemek yap’ dedi. Nasıl bir yemek olacağını sorunca, orada bulunan tereyağ ve unu alıp kavurmamı söyledi. Ben nasıl olacağını kavrayamamıştım. Lâtife ederek ‘Bizim Kürtler yaparlar, unla yağı beraber kavuracaksın’ dedi. Evden, gidip tencere ve yandan pompalı gaz ocağı getirerek Hazret-i Üstadın gözünün önünde un kavurması yaptım. Çok lezzetli olmuştu. Hazret-i Üstad bir parça da bize verdi, yedik. O gün âdeta hakikî bir cenette yaşamış gibi oldum. Bayram, bahar, şehr-i âyin gibi bir âlemdi o gün.

“Gönenli Mehmed Efendi ile Üstada çay hazırladık”

“Bir Cuma günüydü. Hazret-i Üstadın yanına gittiğimde hiç kimse yoktu. Kimsenin olmayışına hayret ettim. Kapısını vurdum. Beni görünce, ‘Çok iyi oldu, geldin’ dedi. Ve ‘Seninle Cuma’ya gidelim’ dedi. Biz Üstadla tam çıkarken, Salih Özcan’la Osman Köroğlu geldiler. Hazret-i Üstad odanın kapısını kilitleyerek anahtarı bana verdi. ‘Sen burada nöbetçi kal’ dedi. Beni nöbetçi olarak bıraktı. Cuma’dan geldikten sonra çay yapmam için emretti. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar pek yoktu. Mangal kömürü ile mangalı yakamaya çalışırken Gönenli Mehmed Efendi Hoca geldi. O da bana, ‘Sana yardım edeyim’ dedi. Beraber çayı hazırladık.

“Bir müddet sonra Ziya Arun gelince, Gönenli Mehmed Efendi ona,

“Bugün bu eller, onun kömürünü yaktı, çayını ısıttı’ diye sevincini ve memnuniyetini ifade ediyordu.

“Üstadın anahtarını verip beni nöbetçi tayin etmesi, hayatımın en mesut ve zevkli ânıdır. O ânı, o lezzeti unutmam mümkün değildir.

“Emirdağ’a Üstadı ziyarete gittim”

“Üstad, Emirdağlıların küçük bir otobüsüyle İstanbul’dan Emirdağ’a dönüyordu. Otobüs bizim köyün yakınlarında mola vermiş. Bu esnada köyden iki arkadaş Üstadı görüp elini öpmüşler. Bunlardan İsmail Bayav, Üstadın Emirdağ’a geçtiğini bildirdi.

“Üstadın İstanbul’dan ayrıldığını öğrenince köyde bir ay kaldım. Bir ay sonra Emirdağ’a Üstadı ziyarete gittim. Basit bir otel vardı. Oraya indim Sabahleyin Musatafa Acet’i buldum. Üstadın Emirdağ’da evde olmadığını öğrenince Keçeliköy taraflarına yürümeye başladım. Tarlalardan buğday biçenlerin küçük çocukları, buydayı biçilmiş anızlı tarlada koşarak bana doğru geliyorlardı. Ben onlara hiçbir şey sormadığım halde, bu küçük yavrular “Bediüzzaman dede bu tarafa gitti”diye, bana Üstadın gittiği istikameti gösteriyorlardı.

“Böylece kimseye sormadan Emirdağlı masum çocukların rehberliğinde Üstadı bir ağıcın altında, taş yığınının üstünde otururken buldum.

“Üstad beni görünce tebessümle karşıladı:

“Fırıncı Muhammed’sin sen ‘ diye hitap etti.

“Mübarek elini öperek diz çöküp önünde oturdum. Üstad sevinçliydi. ‘Pakistan’da yirmi milyon Nurcu olmuş’ diye gayet memnuniyet ve beşaşetle anlattı. Pakistan’a Risaleler gönderilmiş ve oradan Üstada mektuplar gelmişti. Nur’lardan istifade eden Pakistanlılar memnuniyetlerini bildirmişlerdi. Hazret-i Üstadın bu meseleyi ifade etmek istediğini anladım.

“En büyük hakikat”

“İstanbul’a geldim. O zaman İstanbul’da hizmetler, Isparta’da ve İnebolu’da eski yazıyla teksir edilen kitapların ciltletilmesi, muhafazası ve Anadolu’da istenilen yerlere sevk edilmesi şeklinde idi. Derslerimiz Süleymaniye’de evvelâ 50 numarada, sonra yanındaki 46 numarada devam etti. O zamanki arkadaşlar Muhsin Alev, Ahmed Aytimur, Mehmed Emin Birinci, Üzeyir Şenler, Hakkı Yavuztürk idiler. Hizmetleri hep beraber 1952 yazından 1953 baharına kadar bu minval üzere devam etti. 53 baharın Hazret-i Üstadın Samsun’da Büyük Cihad gazetesinde çıkan ‘En Büyük Hakikat’ yazısından dolayı Sungur Ağabeyi tevkif etmişlerdi.

“Bundan dolayı, Emirdağ’dan Samsun’a gelmesi için mahkeme ihzariye çıkarmış. Üstad Hazretleri de Emirdağ’dan Eskişehir’e gelip aynı arabayla yeniden pazarlık yapılarak İstanbul’a gelir. Bu tarih tahminen 20 veya 25 Nisan 1953 arası olabilir. Üstad Beyazıt’taki Marmara Palas Otelinin üst katında kaldığı sırada Muhsin Alev’le görüştük. Tedbir düşüncesiyle birkaç gün Üstadın yanına gitmemizin doğru olmadığını bize söyledi. ‘Madem maslahat öyle icap ediyor, peki’ dedim. “Üstad benden börek yapmamı istemiş”

“Birgün fırında yoktum. Ahmed Aytimur gelip bir not bırakmış. ‘Kardeşim, Üstadımız senden börek yapıp getirmeni istedi. İmza: Aytimur.’ Çok heyecanlanmıştım. Gene böyle bir nimet-i İlâhiyeye mazhar olmaktan ve Üstadla görüşeceğimden çok sevinmiştim. Ertesi gece sabaha karşı böreği yapıp sabah namazına Süleymaniye’ye medreseye götürdüm. Fakat, vâesefâ, kardeşler gene tedbir düşüncesiyle bizlerin, sadece ben değil, diğer arkadaşların da bir müddet Üstadın yanına gitmemizin doğru olmayacağını ifade ettiler. Tabiî, Üstad İstanbul’da olduğu halde kendisiyle görüşmemek, çok büyük üzüntüye sebep olmuyor değildi. Hakkı Yavuztürk, Üzeyir Şenler’den öğrenmiş ki, Üstad Marmara Otelinde. Ertesi gün Cuma idi. ‘Hazret-i Üstadın Cuma’ya çıkar, ben de otelin önünde veya camide karşılaşırım, dolayısıyla görüşmüş oluruz’ düşüncesiyle Marmara Palas Otelinin önüne gittim. Biraz karşıdan takip ediyordum. Cuma namazı vakti çok yaklaştı. Merak ediyordum. Üstad Hazretleri çıkmadı. Bu esnada başörtülü ve kıyafetinden otel hademesi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir kadın otelden çıkıp bana doğru gelmeye başladı. Ben de ona doğru gidip sordum. ‘Otelde yaşlı bir Hocaefendi kalıyor. Cuma namazına gitti mi?’ diye. Kadın, ‘Ah çocuğum, çok üzgünüm, Hocaefendi otelden ayrıldı’ dedi. Ben, ‘Nereye gitti!’ dedim. ‘Bilmiyorum. Şimdi bu otelde kalmıyor’ dedi. Çok müteessir olmuştum. Bir ana düşündüm, nereden öğrenebilirim diye. O sırada Beşiktaş’ta Vişnezade Camii imamlığını, Isparta’da Hazret-i Üstadın hizmetinde, Risalelerin telifinde çok hizmeti geçen Refet Barutçu Ağabey yapıyordu.

“Hem Cuma namazını orada kılmak, hem de ondan bir mâlûmat alabilmek ümidiyle, acele bir taksiye atladım. Cuma namazına yetiştim. Namazı kıldık. Namazdan sonra Refet Ağabeyle sohbet ettik. Ve bu arada Hazret-i Üstadın nerede olduğunu sordum. Onun ise, Hazret-i Üstadın İstanbul’da olduğundan haberi bile yoktu. ‘Hadi bize genciz, bize söylemediler, ama Refet Ağabeye niye haber vermediler?’ diye, hem şaştım, hem üzüldüm. Oradan Süleymaniye’ye geldim, kimse yoktu. Gece hiç uyumamıştım. Onun için biraz yatmıştım ki birisi geldi, uyandırdı. Kapıyı açtım, içeri aldım. Hüseyin Kileci isminde bir gençti. Onunla biraz ders okuduk. Çay içtik. Bu arada hiçbir sebep yokken, kendi kendine gülmeye başladı. Ben merak ettim, ‘Ne gülüyorsun?’ diye ısrar ediyordum,a ma o söylemiyordu. Neticede söylettim. Nasıl olduğunu bilmiyorum, fakat Üstad Hazretlerin ziyaretten gelmiş. Ve Üstad Hazretlerinin o gece, ikinci gece olarak Çamlıca’da Bodrumî Camii diye anılan bir camiin karşı sırasında kalacağını söyledi. Bunun üzerine ‘Artık, ertesi sabah gideyim’ düşüncesiyle fırına gidip o geceki işe başladık.

“Sabahleyin erkenden Fatih Çarşamba’dan Küçük Çamlıca’daki Bodrumî Camiine gitmek üzere yola çıktım. Oraya varana kadar vakit hayli ilerlemişti. Vardığımda camideki tanıdığım müezzin Ahmed, ‘Üstad Hazretleri maalesef buradan ayrıldı’ dedi. Ben dehşetli müteessir olmuştum. Bir türlü Üstada kavuşamıyordum. İzini yine kaybetmiştim.

“O teessür içinde döndüm, eve geldim, Akşam medreseye gittim. 12’ye yakındı. Kimse gelmemişti. Muhsin Alev’in Şehzadebaşında bir talebe yurdunda yeri vardı. Polislerin takibinden kurtulmak ve onları şaşırtmak için, yurda gittim ve müdüre, Muhsin Alev’in gelip gelmeyeceğini sordum. Müdür bu gece gelmesi ihtimalinin kuvvetli olduğunu söyledi. Ne olursa olsun bekleyeyim, dedim. Gece saat 1’e doğru Muhsin Alev geldi. Görüştük. Tabiî üzüntüden birden, ‘Neredesiniz? Sağ mısınız? Üstad nerede?’ diye arka arkaya sormaya başlamıştım. O da bana anlattı. ‘Sorma ahî. Ahşap bir otelin olmasını arzu etti. Aradık. Öyle müsait bir otel bulamadık. Çamlıca’da bir yerde, bir gece kaldık. Orada da dinsiz bir adam varmış. Üstad bundan çok rahatsız oldu. Ertesi sabah oradan da ayrıldık. Şimdi Bağlarbaşı’nda Helvacı Şükrü Efendinin evinde misafir bulunuyor. ‘Yarın bir otel bulursanız bulun, yoksa İstanbul’u terk edeceğim’ dedi.

“Üstadı kendi evime yerleştirmeyi düşündüm”

“Bu konuşma, beni birden bire çok fazla müteessir etmişti. Ve hattâ Hazret-i Üstadın İstanbul’u terk etmesi felâket işareti gibi geldi bana. Şiddetli bir ızdırap çöktü. Ve o anda ikamet etmekte olduğumuz ev, gözümün önünde tecessüm etti. Çok hoş, şirin ve rahat, arkasında bir miktar bahçesi ve çiçekliği olan bir evdi. ‘Biz bu evi boşaltsak Hazret-i Üstad acaba orada oturmaz mı?’ diye düşündüm. Ve hemen Muhsin’e söyledim. O da bir zaman düşünürken, ben ‘İstersen gel, şimdi evi görelim. Sen sabahleyin git, Hazret-i Üstada arz et. Kabul buyururlarsa, fırının yanında iki odalı bir yerimiz daha var. Peder ve kardeşlerimi oraya naklederiz. Hazret-i Üstad da, tahmin ediyorum, orada rahat edebilir’ dedim

“Muhsin ‘Peki’ dedi. Yurttan ayrıldık. Fatih Camiinin avlusuna kadar konuşarak gidiyorduk. Orada Muhsin, ‘Ben şimdi görsem de Üstad Hazretlerinin tekrar görmesi lâzım. Benim görmem veya görmemem birşey değiştirmez. Onun için, sen sabahleyin gel, beraber Hazret-i Üstada gidelim. Meseleyi anlatalım. Nasıl tensib ederse öyle yaparız’ dedi. Ve yurda geri döndü. Ben eve gittim. Peder ve valideyi uyandırdım. Meseleyi anlattım. Onlar maalmemnuniye kabul ettiler. Ben de gece fırına çalışmaya gittim.

“Üstad Çarşamba’daki evimde kalmayı kabul etti”

“Sabahleyin Muhsin’le buluştuk. Bağlarbaşı’nda, Allah rahmet etsin Helvacı Şükrü Efendinin evinde, Üstad Hazretleriyle nihayet mülâki olduk. Elhamdülillah. Hazret-i Üstad, ‘Hoş gelmişsen Fırıncı Muhammed kardeşim’ dedi. Elini öptüm. Her zaman olduğu gibi, o da benim başımı öptü, sarıldı. Hal ve hatır ettikten sonra, maksadımızı kendisine arz ettik. Hazret-i Üstad ‘Peki’ dedi, ‘sen şimdi git, biz arkadan gelelim.’ Ve ben sür’atle Fatih Çarşamba’ya yol aldım. Eve geldim, Üstad Hazretleri de arabayla arkamdan geldi. Halbuki benim niyetim peder ve valideleri fırının yanındaki eve göndermekti. Tâ ki Hazret-i Üstad, evi rahatça görebilsin ve rahatça karar versin.

Yazdıkları bir risale için Üstadın el yazısıyla kaydettiği dua: ‘Yâ Erhamerrâhimîn, ism-i âzamın hürmetine bunu ve böyle risaleleri yazan Ahmed, Muhammed, Hakkı ve Üzeyir’i Cennetü’l-Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle, Âmin.”

Ama böylesi de güzel oldu. Peder, valide ve kardeşlerim de Üstad Hazretlerini görmüş oldular. Üstad Hazretleri de onlara dua ettiler.

“Üstad Hazretleri evin şeklini beğendiler. Ve o andan itibaren evde kaldılar. Bir kısım eşyayı diğer eve naklettik. Hazret-i Üstad takriben üç ay kadar orada ikamet etti. Bir kısım ihtiyaçları Hazret-i Üstadın yanında bulunan kardeşlerle görüşerek temin ettik.

“Git haber ver, çok telâşlandılar”

“Bu arada bizim evde ve fırının bazı kısımlarında Risaleler muhafaza halinde bulunur, oradan sevk yapardık. O evde de epeyce, yani dört-beş sandık kitap vardı. Üstad Hazretleri onları görünce, ‘Bunları buradan kaldır, kardeşim’ dedi. Ve bir araba bularak, onları başka yere naklettik. Bu arada polis Hazret-i Üstadın izini kaybetmiş olduğu için, Üstad Hazretleri Muhsin Ağabeye, ‘Git haber ver, çok telâşlandılar’ dedi.

“Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz”

“Muhsin, Sirkeci’ye Emniyet Müdürlüğüne gitti. Ben de biraz istirahat etmek üzere fırın tarafındaki eve gittim. Bir saat olmuştu, uyandırdılar. ‘Seni polisler arıyor’ dediler. İndim baktım, iki sivil polis. ‘Seninle biraz görüşelim’ dediler. Niçin geldiklerini anladım. Üstad Hazretlerinin bulunduğu evin tarafında şimdiki imam hatip okulunun girişinin yanında bir kahvehane vardı. Orada polislerle uzun uzun konuştuk. Bana, ‘Sen nereden tanışıyorsun? Niye evini verdin? Maksadın nedir?’ gibi çok uzun sualler ve cevaplardan sonra, ‘Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz, devamlı burada nöbetçi bulunduracağız’ dediler. Ben polislerin yanından ayrıldım. Hazret-i Üstada meseleyi anlatmak üzere yanına gittim. Polislerin ‘Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz’ dediklerini anlatınca, ‘Doğru’ dedi, ‘bana birşey olursa onlar mes’ul olurlar. Beni muhafaza etmek mecburiyetindedirler. Doğru söylüyorlar’ dedi ve o gün böyle geçti.

“Mahalle sakinleri Üstadı tanımaya başlamıştı”

“Hazret-i Üstad âlayişli nümayişli, lüks görünüşlü, dünyevî câcibedar meskenlerden, mahallerden hoşlanmazdı. Bu bakımdan, bu mütevazi evde çok memnun ve huzurlu bir vaziyetteydi. İstanbul’daki dostlar yavaş yavaş Üstadın İstanbul’da olduğunu öğrenmeye başlamışlardı. Gelip gidenler çoğalıyordu. Mahalle sakinleri evvelâ meseleyi kavrayamadılar. Sonra gelip gidenlerin çok olmasından meraklandılar ve Üstadı yavaş yavaş tanımaya başladılar. Muhtar Hüseyin Efendi, mahallede dost ve ahbaplarıyla bir nevi mahalle nâmına ziyarette bulundular. Üstad onlara çok iltifat etti. Onlar da Üstaddan çok memnun kalmışlardı. Böylece mahalle Üstad Hazretlerin daha yakından tanıdı. Dolayısıyla bize karşı da çok daha farklı bir muhabbetle muameleye başladılar.

“Üstad Hazretleri burada kaldığı zamanlarda mevsim ilkbahar ve yaz idi. Üstad çok zaman gezintiye çıkardı. Bu gidiş gelişleri Draman otobüsleri ile olurdu. Üstad otobüsün en önüne otururdu.

“Bu bindiği otobüsler Cihangir-Draman arasında çalıştığı için, Taksim’de iner, Sarıyer otobüsüne biner ve boğaz tarafına hava almak için çıkardı.

“Üstad o gidiş gelişlerinin bir semeresi olarak Emirdağ Lâhikası’nın 2. cildinin 97-99 sayfalarında yer alan iki sualli mektubu yazmıştı.

“Seb’a Semâvât’ meselesi

“Muhsin Alev, Edebiyat Fakültesinin Felsefe bölümünü bitirmek üzereydi. Üstad Hazretleri fakülteyi bitirip üniversiteden alâkasının kesilmesini istemiyordu. Çünkü üniversite talebesi o zaman yok gibiydi. Üniversite camiasına Nur’ları anlatacak kimse kalmıyor ve hizmet bakımından zararlı oluyordu. Bu esnada bir İngiliz müsteşrik gelmişti. Edebiyat Fakültesi salonlarında yedi gün üst üste konferans vereceği ilân edilmişti. Birinci gün konferansında ‘Seb’a Semâvât’ âyetini inkar etmişti. ‘Bugün astronomi çok ilerlemiştir. Yapılan inceleme ve araştırmalar, sema katlarının varlığını tesbit etmemiştir. Bu âyet ilme aykırıdır’ diye beyanda bulunmuştu. Muhsin Alev ve Ziya Arun konferansı dinlemişlerdi. Üstad Hazretlerine geldiler, anlattılar. Üstad Hazretleri hemen İşârâtü’l-İcaz’da ve aynı zamanda Lem’alar’da bulunan o âyetin izahatını, tefsirini, baş tarafına birtakım ilaveler koyarak bir mektup halinde teksir ettirdi.

“İşârâtü’l-İcaz’da olan o parça:

“Üçüncü mes’ele: ‘Seb’a kelimesi hakkındadır.

“Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafevâri fikirleri, efkâr-ı âmmayi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir. Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşluktan yalnız yıldızların muallâk bir vaziyette durmakta olduklarına kâildir. Bunların mezhebinden semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakkın yedi tabakadan ibaret semâvatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir. Hadis ise semanın ‘mevcun mekfûnü’den ibaret bulunduğunu emrediyor. Şu hak olan mezhebin, ‘altı mukaddeme’ ile tahkikatını yapacağız.

“Birinci mukaddeme: Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu fennen ve hikmeten sâbittir.

“İkinci mukaddeme: Ecrâm-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden, fezayı doldurmuş bir madde mevcuttur.

“Üçüncü mukaddeme: Madde-i esîriyenin, yine esir olarak kalmak şartıyla, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtları, ayrı ayrı nevileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.

“Dördüncü mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in’ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i esîriye, sabit yıldızların tabakasına ve hâkeza… yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.

“Beşinci mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sabit olmuştur ki, bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşten alev, duman husule gelir. Muvellidülmâ ile müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.

“Altıncı mukaddeme: Şu müteaddit emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddittir; şeriat Sahibi de, yedidir, demiştir; öyle ise yedidir. Maahâza yedi, yetmiş, yedi yüz sayıları Arap üslûplarında kesret için kullanılır.

“Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur’ân-ı Kerimin hitaplarına, mânalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut, bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.

“Meselâ, ‘seb’a semavatin’ kelimesinden bazı insanlar havâ-i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir; öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri ihata eden nesîmi küreleri fehmetmiştir; bir kısım da seyyarât-ı seb’ayı fehmetmiştir; bir kısım da, şu bilgimiz manzume-i şemsiye içinde esirin yedi tabakasını fehmetmiştir; bir kısım da, şu bilgimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir; bir kısım da esirin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.

“Hülâsa: Her bir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur’ândan hisselerini almışlardır. Evet, Kur’ân-ı Kerim, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz.’

“Ertesi gün bu mektubu konferans esnasında dinleyiciler arasında dağıtıldı. Orada bulunanlar yazıyı görüp konferans başlamadan önce kendisine okuyup tercüme ettiler. Onun üzerine İngiliz sormuş: ‘Kim bu zât?’ Cevaben demişler:

“Bediüzzaman Said Nursî adında bir âlim vardır. O bu âyeti size cevaben böyle tefsir etmiş. ‘İngiliz o günkü konferansı kısa kesip beş günlük konferansını da iptal ederek Türkiye’den çekip gitmiştir.

“Üstadın arkasında cemaatle namaz kılardık”

“Üstad Hazretlerinin yanında ikindi sırasında umumiyetle bulunmaya çalışırdım. Ve evde bulundukları zaman, cemaatla namaz kıldırırlardı. Bu vesileyle çok feyizli bir hal hâsil oldu. Bir gün ikindi namazını eda edecektik. Üstad kendi bulunduğu mahalde Ezan-ı Muhammedîyi okuturdu. Ziya Arun kardeşin abdest alması uzun sürdü. Namaza tahiyyat esnasında son ka’dede yetişti. Fakat imama uymadı. Üstad selâm verir vermez, biraz hiddetlenmiş gibi, ‘Neden cemaate iştirak etmedin?’ dedi. Ziya Arun ‘Namaz bitmişti, artık sonradan kılayım dedim’ diye cevap verince Üstad Hazretleri, ‘Hayır, namazda selâm verene kadar iştirak edersen cemaatin sevabını alırsın’ dedi. Tesbihatları gayet ağır ve her kelime üzerinde basa basa durarak yaparlardı.

“Birgün yine Muhsin’le Üstadın yanına geldiğimizde görüşürken farklı bir hâlet-i Ruhiye hissettim, merak ettim ve sordum. Üstad Hazretleri o gün Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, ‘Siz Kur’ân’ı Allah’ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da dini hakikîsiyle amel etseniz ehl-i necat olacaksınız’ demiş. O da ‘Ben kabul ediyorum’ diye cevap vermiş. Üstad tekrar ‘Dünyadaki diğer ruhanî reisler de kabul ediyorlar mı?’ diye sormuş. O, ‘Onlar kabul etmiyorlar’ demiş. Üstad kendisini gayet hürmetle karşılamış olduklarını söyledi.

“Üstadı Edirnekapı Camiinde bulduk”

“Birgün eve gittim. Zili çaldım. Hiç kimse yoktu. Tam o esnada Ziya Arun geldi. Anahtar vardı, içeri girdik. Baktık, Üstad Hazretleri yoktu. ‘Ne oldu Üstad kiminle gitti, nereye gitti?’ diye merak ediyorduk. O esnada Ahmed Aytimur geldi. Konuşmaları neticesinde Üstad Hazretlerinin yalnız olarak dışarı çıkmış olduğu anlaşıldı. Üzülmüş ve telâşlanmıştık. Ahmed Aytimur, Ziya ve ben vazife taksimi yaptık. Ziya ile ben Edirnekapı Camiine, Ahmed Aytimur da Eyüp Sultana giderek, Üstad Hazretlerini bulursak yalnız bırakmamış olmak niyetiyle hemen hareket ettik. Biz Edirnekapı Mihrimah Sultan Camiine gittik. Vakit ikindiydi. Baktık, Üstad Hazretleri camiin arka tarafında oturuyor. Ezan okunmasına on dakika vardı. Biz de arka plâna geçip oturduk. Ezana okunmaya başladı. Namaz kılındı. Tesbihattan sonra Üstad Hazretleri bizi görünce ‘Mâşaallah, mâşaallah!’ diyerek memnuniyetini ifade ettiler. Beraber camiden çıktık. Avludan caddeye inmeden Üstad Hazretleri sordu. ‘Burada yüksekçe, etrafı görecek bir yer yok mu?’ Caminin kıble tarafındaki çevre duvarını elimle göstererek, ‘Üstadım, burası var’ dedim. Ve o tarafa doğru yürümeye başladık. Daha o zaman yüksek binalar yoktu. Bu semtlerde, eski İstanbul’un mütevazi binaları vardı. Caminin bulunduğu mahal yüksek olmakla beraber, çevre duvarı pek yüksek değildi. Duvarın yanına geldik. Hazret-i Üstada bana, ‘Sen eğil, ben senin sırtına basıp duvara çıkayım’ dedi. Ve ben hemen eğildim. Üstad bana bu sefer, ‘Sen dur, Ziya eğilsin’ dedi. Ve o eğildi. Onun üzerine basarak duvara çıktı. Ben aşağıdaydım. Ziya da Üstadın yanına çıktı. Üstad bana sordu:

“Şimdi sen hakem ol. Bu Ankara’dakiler bana, ‘Sen bizim işimize yardım etmiyorsun’ diye kızıyorlar. Sen ne dersen ben öyle yapayım. Ben onların yanına mı gideyim? Yoksa bildiğin gibi, Risale-i Nur hizmet tarzında mı çalışayım?’ dedi. Ben ellerimi dua eder gibi Üstada doğru kaldırarak, ‘Üstadım, nasıl olur, siz onların içersine nasıl girersiniz?’ der demez yüksek sesle, ‘Tam…’ dedi. Ve kabristan tarafını bir eliyle göstererek, ‘Bu ölülerin arasına gireceğim, bu delilerin arasına girmeyeceğim’ dedi. Sonra, ‘Sen de yukarı çık’ dedi. Ben de çıktım. Üstad Hazretleri mülâfete ediyordu. Bana, ‘Sizin evi buradan göster bakalım’ dedi. Ben Draman Camiini ve avlusundaki büyük selvileri nirengi alarak evin yerini tesbite çalışırken, ‘Vah zavallı, evini de kaybetti, nasıl gidecek?’ diye mülâfete ediyordu. Duvarın üzerinden indik. Eve doğru, şimdiki Vefa Stadının yanındaki yokuştan aşağıya inip sağ taraftaki mahalle aralarından Draman’a doğru gidiyorduk. Üstad Hazretleri siyah cübbesi ve başında kendisine mahsus sarığı, boynunda beyaz bir tülbent, nazar-ı dikkati çekiyordu. Geçtiğimiz yerlerde çocuklar, kadınlar üstada alâka duyuyorlar, bilhassa çocuklar, Hazret-i Üstadın etrafını sarıyorlar, Üstad onlara ‘Siz masumsunuz, dualarınız makbuldür. Bana dua edin. Benim çok hastalıklarım var, tâ şifa bulayım’ diyor ve bazılarının başlarını okşayarak seviyor, iltifat ediyordu. Böylece, bir saatlik bir zamanda, on dakikalık yolu ancak alabiliyorduk.

Samsun Mahkemesi

“Üstad Hazretleri İstanbul’da bulunduğu sırada Sungur Ağabey de Samsun’ da mevkuf bulunuyordu. Üstad Hazretlerini de mahkemeye celbedip ifade almak istiyorlardı. Üstad Hazretleri gitmemek için rapor almıştı. Dostlarının gayretleriyle, ‘Ne karadan, ne havadan, ne denizden gidemez’ diye rapor verilmişti. Fakat bir ara Samsun’a gitmeye karar verdi. Çok hiddetli ve sıkıntılı bir safha idi. Çünkü Birinci Şube Şefi sık sık gelip gidiyordu. (Sonradan bu zât dost oldu. Hattâ Üstadın o zaman yazdığı bir lâhika mektubunu Üstad ona okuyunca, kendisi ‘Bunu teksir edip her yere göndermek lâzım’ deyince, Hazret-i Üstad, ‘Al, götür, teksir edip gönderilsin’ dedi. Ve o mektup teksir edildi. Hayli yere gönderilmişti.) Üstad yanında bulunan kardeşleri de beraber götürecekti. Bana, ‘İstanbul’da kitap ve neşir hizmetlerini sana bırakacağız, tevdi edeceğiz, biz Samsun’a gideceğiz’ dedi. Hem Üstadın İstanbul’dan ayrılma elemi içime çökmüştü, hem kendimin böyle birşeyi yapabileceğime kat’iyyen kalbim kanaat etmiyordu. ‘Üstadım, ben nasıl yaparım bu işi, ben bilebilir miyim?’ diye izhar-ı acz ettim. O zaman dokumacı Mustafa Gören diye bir kardeş vardı, âniden o içeriye girdi. Ve ‘Mustafa da sana yardım etsin’ dedi. Ben çaresiz boynumu büktüm. Kabul etmiş oldum. Fakat sonradan Samsun’a gitme işinden vazgeçildi.

“Üstad Hazretlerinin İstanbul’da iki defa ifadesine müracaat edildi. Üstad İstanbul sorgu hakimliğinde Tarihçe-i Hayat’ın 489-91. sayfalarında yer alan ve ‘Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî bu müdafaayı İstanbul mahkemesinde okumuş ve mahkemesi beraatle nihayet bulmuştu’ başlığı altında yer alan müdafasını okumuştu.

“O sıkıntılı vaziyetin, Muhsin’in pek Samsun’a gitmek istemeyişi olduğunu ve Üstadın hiddetlendiğini anladım. Hatırımda kaldığına göre… Cenab-i Hakka hamdolsun. Sanki o hizmette tavzif hâdisesi, ömrümüzün tamamını içine almıştı. Düşe kalka bugüne kadar gelebildik.

“İnşaallah fütûhat olacak”

“Birgün sabahtan, Üstad Hazretlerinin yanına (saat 10 civarındaydı) geldim. Üstad çok hiddetlendi ve yüzü kıp kırmızı idi. Elini sallıyor ve ‘edepsizler’ tabirini kullanıyordu. Elini salladığı zaman bina sallanıyordu. O gün gazeteler, Sungur Ağabeyin, Samsun Mahkemesinde 1,5 yıla mahkûm edildiğini yazıyordu. Birkaç gün o üzüntülü sahne devam etti. Üstad Hazretleri sonradan, ‘Her ne ise, inşaallah fütûhat olacak’ diyordu. Bu esnada Sungur Ağabeyin müdafaası gelmişti. Üstad Hazretleri okutturuyor, dinliyorduk. İkindi namazlarından sonra müteaddit defa okuttu. Dinledik. Sonra da bir kitapçık olarak bunun teksir edilmesini istedi. Ve yaptırdı.

İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü

“Bu esnalarda Bayram Ağabey asker ve Kore’deydi. Ceylan Ağabey de askerdi ve Siirt’teydi. Üstad Hazretleri Bayram Ağabeyden hemen hemen her gün, ‘Bayram şimdi Kore’de komünistlere karşı çarpışıyor’ diye bahsederdi.

“Üstad Hazretleri İstanbul’da bulunduğu zaman İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü idi. Çok geniş bir kutlama merasimleri programı hazırlanmıştı. Mehter yeniden kurulmuştu. İstanbul’da büyük bir bayram havası esmekteydi. Fatih Camiinin Akdeniz kapısı tarafından büyük bir şeref tribünü kurulmuştu. 29 Mayıs 1953’de İstanbul sevinç ve şenliğin zirvesindeydi

“Merasım başlamadan önce emekli binbaşı Refik Bey, Üstad Hazretlerini ve arkadaşları alarak, Fatih’teki merasim mahalline getiriyor. Fakat çok şiddetli izdihamdan içeri girilemeyecek bir durum olduğunu görünce, Binbaşı Refik Bey, etrafa hiddetle bağırarak açılmalarını ve son derece büyük bir âlimin burada bulunduğunu ilân ediyor. Âsayiş vazifelileri derhal Üstad Hazretlerinin yolunu açmak için tedbir alıyorlar. Halk da bu tedbir gereğince yolları kendiliğinden açıyor. Ve Üstad Hazretleri doğru şeref tribününe, o zamanın İstanbul Valisi Fahreddin Kerim Gökay’ın sağ tarafında ayrılan yere oturuyor. Ve oradan merasimi gayet şâşalı ve muhabbetli bir şekilde takip ediyorlar.

“Üstad Hazretleri, mehterin de resmi geçit yaptığı bu merasimden sonra eve döndüler. Ve istirahata çekildiler.

“Üstad, Hafız Cemiyetine katıldı”

“Yine birgün Gönenli Mehmed Efendinin talebelerinden hafızlığı itmam edenler için hafız cemiyeti yapılacaktı. Mehmed Efendi davet etti. Üstad Hazretleri de maalmemnuniye kabul ettiler. Fatih Camiindeki hünkâr mahfelini müezzinler açtılar. Üstad Hazretleri hafız cemiyetini, üç saate yakın bir zaman hünkâr mahfelinden takip etti.

Üstadın Ramazan’daki usulü

“Ramazan gelmişti. Üstad Hazretleri bütün Ramazan boyunca hiç yatmadı. Usulü şöyleydi. Derdi ki: ‘Ramazan’da insan oruçla ibadet halinde olduğundan, uykuda da olsa farz bir ibadeti ifa etmiş oluyor. ‘ Her dakikası bire bin verebilen bir ayda ibadetsiz bir zaman boşluğu bırakmak istemiyordu. Onun için iftardan sonra zaten akşamla yatsı arası kendisinin her zaman normal olarak evrad vaktidir. Tâ sahura kadar, İmsak vakti girer girmez hemen sabah namazını kılar, tesbihatı kendisine mahsus ifadan sonra istirahata çekilirdi. Tâ kuşluğa kadar. Ondan sonra kalkar, gene Nur dersleri ve evrad-ezkâr ile meşgul olurdu. Benim hayretimi mucip olan bir husus olmuştu. Üstad Hazretlerinin karşısındaki evler yüksekti. Oradan Üstadı görmek için kadın-erkek, çoluk çocuk hepsi toplanırlardı. Üstadı görmek ve ibadetini seyretmek için. Biz de mecburen kapatıyorduk. Sonradan komşulardaki yaşlı hanımlarla konuştuk. Onlar, ‘Niye kapatıyorsunuz? Hocaefendi sabaha kadar evrad-ı ezkâra devam ediyor, biz de onunla beraber devam ediyoruz’ dediler. Üstad Hazretleri geceleri çok parlak ışıkta evrad ve ezkâra devam ederdi. Loşluktan hoşlanmadığını görürdüm.

Bizim vazifemiz Risale-i Nur’un neşri

“Birgün Galatasaray Lisesinde okuyan ve sonradan eczacı olan Said Mutlu ziyarete gelmişti. Ben son ânında geldim. Tatsız bir vaziyet vardı. O anda anlayamadım. Onun ayrılmasından sonra Hazret-i Üstad, o anda hizmetinde bulunan kardaşlara çok hiddet etti. ‘Çocuk bunlar, çocuk olmasa tardedeceğim, bilmiyorlar. Çocuk bunlar’ dedi. Ben de meseleden çok endişeli bir hâlet-i ruhiyeye girmiştim. Bu sırada Üstad Hazretleri karyolada oturuyordu. Ben ise yerde ve halının üzerindeydim. Birden bana hitaben, şöyle dedi:

“Muhammed, kardeşim! Sen hakem ol, ben diyorum ki Risale-i Nur’un neşir ve medrese tarzı hizmetlerinin devam ve inkişafı lâzım: bunlar ise başka yerler, başka hizmetler düşüncesinde. ‘Ben meseleyi ‘başka hizmetler’ tabirinden anlamakla beraber, ‘Üstadım bizim vazifemiz, Risale-i Nur’un neşri ve medreselerin devamıdır’ deyince Üstad yüksek sesle ‘Tamam’ diye ifadede bulundu. Ve o hiddet hali, akşama doğru hayli hafifledi. Sonra Muhsin Ağabeye sordum. Said Mutlu kardeşin bizim tarz-ı hizmetimizi pasif telâkki etmesi ve orada bazı konuşmaların cereyan etmesi, Üstadın hiddetlenmesine sebep olmuş.

“Üstad fitresini bana verdi”

“Ramazan sonuna doğru Hazret-i Üstad, bana -şu anda miktarını bilemiyorum- ‘Sen bana buğday al’ dedi. Birkaç kiloluk buğday aldım, getirdim. Üstad Hazretleri iki elini birleştirerek, avucuyla doldurdu. Ve ‘Benim fitrem’ diye buğdayla fitresini bana verdi. Ben de o fitreyi köye götürdüm. ‘Köyün tarlalarında bu buğday ekilsin’ dedim. ‘Bereket getirir.’ Ve ektiler. Hakikaten de köyde son 15-20 senedir bereket kıtlığı vardı. O sene bol mahsul alındı.

“Zübeyir Ağabey, Abdullah Ağabey, Hüsnü Ağabey Urfa’da bulunuyordu. Hizmetler inkişaf ediyordu. Bir mesele için, Valiye bir dilekçe verirler. Dilekçenin başında ‘Bismihi Sübhanehu, Ve İn Min Şey’in Esselâmü Aleyküm, ilâ âhir’ yazarlar. Bunun üzerine Vali kendilerini nezarete aldırır. Savcılığa havale eder. Savcının tevkif talebiyle sevk ettiği sorgu hakimliğinde tevkif edilirler. Bir müddet Urfa hapishanesinde kaldıktan sonra, kendilerini Isparta’ya sevk ederler. Ramazan boyunca Isparta hapishanesinde kalırlar. Tam bayrama bir gün kala tahliye edilirler. Bayram günü, üçü birden İstanbul’a Üstadın yanına gelirler.

“Onların gelişi hepimize birden, bilhassa Üstadımıza büyük bayramın sevincini birkaç kat arttırmıştı. Zübeyir Ağabey gelince Üstad Hazretleri yeni bazı hizmetler yaptırmaya başlamıştı. Evvelâ 6., 7., 8. Meyve’leri yeni yazıyla bir araya getirerek Tamirci Atom Bombası ismiyle bir kitap yaptı. Sonradan Asâ-yı Musa’dan Akan Nur Çeşmesi isimli kitabı yine yeni yazı olmak üzere daktiloyla mumlu kâğıda yazdırarık teksir ettirdi. Sonunda Avrupalı 45 feylesofun Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimiz (a.s.m.) ve İslâmiyet hakkında müsbet şehadetlerini ihtiva eden beyanlarını ilâve etti. Hz. Üstad bir müddet sonra onları yine Urfa’ya hizmetin başına gönderdi.

Beyazıd Camiinde Cuma namazı

“Yazın en sıcak günleri yaşıyorduk. Cuma günleri mümkün olduğu kadar namaza Üstadla beraber gitmeye gayret ederdim. Yine bir Cuma günü Üstada gittim. Fakat Hz. Üstad evden çıkmış. Nereye gittiğini de bilemedim. Düşündüm. Ben de Beyazıt Camiine Cumaya gittim. Namazdan sonra baktım; Hz. Üstad, Muhsin de yanında, bizim birader Mustafa da var. Birlikte camiden çıktık. O zaman caminin tam önünden Draman’a taksi dolmuşları kalkardı. Tam bu sırada dolmuşçuluk yapan bizim yakın dostumuz Adnan Ağabeye işaret ettim. Üstad Hazretleri ve Muhsin arabanın ön tarafına oturdular. Biraz bekledik. Beşinci müşteri gelmeyince, ‘Adnan Ağabey, çekip gidelim’ dedim. Üstad yine müdahale etti, arabayı hareket ettirmedi. Ben tekrar söylemeye cesaret edememekle beraber, çok şiddetlice sabırsızlanıyordum. Birden babam Sultanahmet’den yürüyerek Draman dolmuşlarının olduğu yere geldi. Hepimiz birden şaşırıp kalmıştık. Çok sürurlu ve neşeli bir hava meydana gelmişti. Üstad Hazretleri lâtifeler ediyordu. Çarşamba’ya bizim fırının sokağına geldiğimiz zaman arabayı durdurduk. Üstad Hazretleri sanki veda ediyormuşcasına bizimle muamele etti. Ve hakikaten o gün akşama yakın, Emirdağ’dan Hamza Emek ve terzi Sadık Efendi gelmişler; bir arabaya Üstad Hazretlerini Emirdağ’a alıp götürmüşler. Akşam namazı esnasında Üstad Hazretleri uçmuş gitmişti. ‘Yeller eser ol saltanatın şimdi yerinde’ sözü gibi ev öyle bom boş, karanlık bir mahzen şeklinde göründü ki, teessürümden şaşkınlığa düşmüştüm. Muhsin Alev, bereket versin oradaydı. Onun tesellîsi bana kuvvet verdi. Artık orada beraber birkaç saat sohbet ettik. Ömrümüzün bir parlak sayfası böylece kapanmış oldu.

“Asker dönüşü Üstadı ziyaret ettim”

“Üstad Hazretlerinin İstanbul’dan ayrılışından bir ay sonra askere gittim. Askerden geldikten sonra bir müddet fırındaki işlerimizi bir düzene koydum. Ve Isparta’ya Üstad Hazretlerin ziyarete gittim. Üstad Hazretleri bu ziyaretten çok memnun ve mütehassis olmuştu. O esnada Afyon mahkemesindeki dâvâ affa girmekle beraber, kitaplar yönünde devam etmekteydi. Mahkeme, kitapları Diyanet’e göndererek tetkikinden sonra bir karara varılmasını kabul etmişti. Tam o günlerde kitaplar (5 sandık) Ankara’ya gönderilmişti.

“Üstad beni Ankara’ya gönderdi”

“Hazret-i Üstad bana, ‘Senin geldiğin çok iyi oldu, çok güzel oldu’ diyerek tekrar etti. Ve ‘Ben Ceylân’ı Ankara’ya gönderecektim, sen geldin, iyi oldu. Şimdi seni Ankara’ya göndereceğim’ dedi. Ve 12 veya 13 mektup Ceylân Ağabeye dikte ederek Ankara’daki bir kısım dostlara hitaben yazdırdı. Mektupların mahiyeti, hatırımda kaldığı kadarıyla, ‘Risale-i Nur bu asırda çok ehemmiyetli bir hakikattır. Vatana ve millete büyük hizmeti geçmiş ve geçecektir. Gizli dinsiz münafıklar aleyhimizdeki propagandalarıyla adliyeyi şaşırtıp, aleyhimize çevirip bizi sıkıntılara soktular. Bunun için şimdi Diyanet’e tetkik için gelen kitaplarımızın hakkı teslim edilerek lehinde beraatı için rapor tanzim edilmesi hususunda gayretlerinizi rica ederiz’ mealindeydi. Hatırımda olduğuna göre, imza, ‘Üstad Hazretlerinin Hizmetkârları’ şeklindeydi.

“Bu bölüm hatırımda böyle kalmış, eksik fazlasını bilemiyorum.

“Ben Ankara’ya gittim. Daha evvel Ankara’da kalabalık bir ehl-i hizmet grubu bulunuyormuş. O sırada çeşitli sebeplerle sağa sola gitmeleriyle bir dağılma olmuş. Verilen adreslerde bir türlü kimseyi bulamamıştım. Ankara’ya ilk defa geliyordum.

“Âtıf Ural’ı buluyorum”

“Nihayet bir akşam üsta talebe yurdunda Konyalı birisinin delâletiyle Âtıf Ural’ı buldum. O zaman Cebeci’nin üst tarafında gecekondular vardı. Derenin yamacında tek odalı bir gecekonduda buluştuk. Daha evvel 1952’de, Üstad Hazretleri İstanbul’da iken Âtıf’ı gördüğümü hatırlıyorum. O anda Âtıf Ural’ın hakikaten çok muhlis ve fevkalâde hizmet aşkı ile dolu, aklı, fikri, zikri devamlı Üstad ve Nur’larla meşgul olduğunu gördüm. Hattâ bir ara, ‘Hayalimde Üstad ve Hüsrev Ağabeyden başka dünya varlıklarından hiçbir şey temessül etmiyor’ demişti. Âtıf Ural, o esnada Hukuk Fakültesi talebesiydi. O da beni Üstadın yanından gelmiş olarak görünce, fevkalâde sevinçten mesrur idi. Mektuplarla geldiğimizi anlattım. O da, ‘Tamam, yarın inşaallah o hizmetleri ifa ederiz’ dedi. Ve ‘Bu akşam bir yere ziyarete gidelim’ diye, Gazi Lisesinde Türkçe Öğretmeni Celâl Bey diye bir zâtın evine gittik. (Sonradan Sözler’in neşrinde çalışmıştı) O gece o zâtla çok güzel sohbet oldu. Abdullah Cevdet’le hayli arkadaşlık yapmış, o yüzden itikadı sarsılarak pekçok sıkıntı çekmiş ve iki defa Bakırköy Akıl Hastanesine yatmış. Ne zaman ki Sözler mecmuası eline geçmiş, dünyası aydınlanmış, nurlanmış. ‘Tahmin etmiyorum ki sizler benim gibi Sözler’i anlayasınız. Öyle ki, bu harflerin benim için her çengelinde âdeta bir kandil asılı gibi, nurlandırıyor’ diyordu. Sözler’deki Tevhid hakikatlarının ispatları karşısında kimsenin durmasının mümkün olmayacağını, mutlaka teslime mecbur olacağını, Abdullah Cevdet’in eline geçseydi mutlaka kurtulacağını ifade etti. Ve onun daima tekrar ettiği mısrasını söyledi.

“Takıldı kaldı fikrim nokta-i Tevhidde diye’ mütemadiyen tekrar ederdi. Onun bu sarsıntıları beni de sarsmıştı. Fakat benim elime Sözler geçti, kurtuldum. Onun eline geçmedi ve o gitti.’

“Saatler geçti, gece geç vakit oldu. Ve ayrıldık.

“Ertesi gün Diyanet’teki bazı dostlar, Avukat Hulusî Bitlisî Aktürk, Afyon DP milletvekillerinden bazılarını ziyarete giderek mektupları verdik. Bu arada Mustafa Türkmenoğlu da Hukuk Fakültesinde okuyordu. Onunla da akşamları buluşuyorduk. Üç günlük Ankara seyahatimden sonra neticeleri Isparta’ya Âtıf’la beraber bir mektupla bildirip İstanbul’a döndüm.

“Süleymaniye’de 46 numaraya geçtik”

“Bir müddet daha fırında çalıştıktan sonra Süleymaniye’de 46 numaraya geçerek doğrudan doğruya hizmete başlamıştık. Çünkü o esnada Ziya Arun Isparta’daydı. Birinci Ağabey ve Hakkı askere gitmişti. Ahmet Ağabey de havluculuk yapıyordu. Medresede devamlı kalacak kimse yoktu. Ben artık ondan sonra medreseye kapağı atmıştım. Üstad Hazretlerinden lâhika mektupları gelirdi. Onları teksir eder, gerek dünyanın, gerekse Türkiye’nin değişik yerlerine, yaklaşık 120 yere gönderdik. 1956 senesinin başlarında Diyanet’ten çıkan müsbet rapor neticesinde Afyon mahkemesi bütün Risalelerin iadesine karar vermişti. İstanbul’a o sıralarda Isparta’dan ekseriyeti hatt-ı Kur’ân, pek az da yeni yazı Risaleler gelirdi. Bazan da Mersin’den gelirdi. Mersin’den kimden geldiğini bilmediğimden sordum: ‘Mersinde kaç tane Nur talebesi var’ diye ‘Yalnız Mustafa Ezener var. Başka kimse yok’ dediler. O zaman ‘Biz de burada teksir edelim kitapları’ diye kitapları israr ediyordum. Bir türlü muvaffak olamadık. Bu esnada yine Isparta’dan şapoğrafla (ispirtolu teksir) çoğaltılmış 30 tane Yirmi Üçüncü Söz gelmişti. O anda medreseye birkaç kişi Anadolu’dan, birkaç kişe de İstanbul’dan gelmişti. Kitapların hepsi bir anda bitti.

“Isparta’ya Üstadı ziyarete gittim”

“Ben bir-iki gün sonra Isparta’ya Hazret-i Üstadı ziyarete gitmek için yola çıktım. Bursa’ya, İnegöl’e uğrayıp Isparta’ya gittim. Isparta’da Hazret-i Üstad yoktu. ‘Eğridir’e gitti’ dediler. Medresede Hüsnü Bayramoğlu Ağabey vardı. Ben o gün Eğridir’e gittim. Orada hizmetlerin tedvirinde Çilingir Ali Savran vardı. Onunla görüştük. Üstadın Barla’da olduğunu söyledi. O arada birden bire hava çok bozdu. Şiddetli bir kar fırtınasıyla göl haşin, dalgalı bir vaziyete girmişti. İki gece Eğridir’de kaldım. Hava biraz sakin görünüyordu. Ali Savran’a Demirci Salih Efeye, ‘Beni bırakın, mutlaka ben Barla’ya gideceğim’ diye ısrar ettim. Mevsim kış olduğu için onlar da bırakmak istemiyorlardı. Çarnâçar bıraktılar. Elbisem zayıftı. Ayaklarımı dolaklara sardılar. Boynuma uzun bir atkı ve külâh verdiler. İki de ekmek verdiler. Biri bana, birini de Üstad Hazretlerine vermek için. Ben öylece yaya olarak yola çıktım.

“Adnan Menderes Nur’ların neşri için emir verdi”

“O zaman Barla’ya otomobil gidecek yol yoktu. Atla veya eşekle gidiliyor, gölden de kayıkla geçiliyordu. Şimdiki göl kenarında su pompası olan noktaya gelmiştim. Bir ara güneş çıktı. Oradan gölden bir abdest alayım, dedim. Abdest aldım, çoraplarımı, ayakkabılarımı giydim. Bir de baktım, Barla tarafından bir kafile geliyor. Evvelâ tanımadım. Sonra baktım; bir işlek. Üzerinde sepetler, ibrikler, Ceylân ve Bayram Ağabey arkasında yaya olarak yürüyor, onların arkasında da yedeğinde bir at olduğu halde Zübeyir Ağabey geliyordu. Çok acip bir mülâkat vuku buldu. Üstad Hazretlerine koştum. Ellerini öptüm. Böyle yol ortasında soğuk bir havada karşılaşmak çok enteresan olmuştu. Bana ‘Sen Muhammed Fırıncı’sın’ diyerek mütemadiyen lâtife ediyor ve Risale-i Nur’un fütühatından bahsediyordu. ‘Adnan Menderes, Maarif Vekili Tevfik, Nur’ların neşri için emir verdi. İnşaallah yakın zamanda neşrolacak, merak etme’ diye çok sürurlu bir haldeydi. ‘Ne kadar yol parası masraf ettin?’ diye sordu. ‘Üstadım, ehemmiyetsiz’ dediysem de, çok ısrar ediyordu. ‘Olmaz, mutlaka ben senin yol paranı vermem lâzım’ diyordu. Ben ne kadar yalvardıysam da, Üstad kabul etmedi. 2 lira verdi. Mecbur oldum, kabul ettim. Hava birden bire çok sert bir fırtına şekline dönmeye başladı. ‘Siz’ dedi, ‘Ceylân’la konuşarak, sohbet ederek gelirsiniz. Benim nâmıma Ceylân’la konuşursak, sohbet ederek gelirsiniz. Benim nâmıma Ceylân’la ne istersen konuş. ‘Kendisi için getirdiğim ekmeğin yarısını bize verdi. Ata bindi. Zübeyir Ağabey çekiyor, Bayram Ağabey de Üstad Hazretlerini atın üzerinde ayağından tutuyordu. Sür’atlı bir şekilde gitmeye başladı. Üstad Hazretleri biraz sonra durdu. Adnan Menderes’in ve Maarif Vekili Tevfik’in Nurların neşrine karar verdiğini tekrar etti ve yine tekrarla, yol parası ne kadar masraf ettiğimi sordu. Ben, ‘Üstadım 2 lira tamamdır’ dediysem de, Üstad kabul etmedi. Zorla 2 lira daha verdi. Ve ‘Sen istasyona git. Mahmud’a söyle, sabahleyin gelsin, bizi alsın. Sen medresede bu gece kal, bizi bekle’ dedi. Ve hızla yola devam etti. Ben Eğirdir yakınındaki tren istasyonunda Ceylân Ağabeyin yarıdımıyla akşam üzeri trene bindim. O gece Isparta’da medresede kaldım. Mahmut Çalışkan sabableyin gitti. Hazret-i Üstad 10 sıralarında Isparta’ya gelmişti.

“Kardeşim, sen tayinatı alacaksın”

“Üstad gelince tekrar yanına gittik. Bir miktar ders okundu. Mesnevî-i Nuriye’nin Arapça kısmından haşir bahsi, Onuncu Söz den de Türkçe olarak karşılıklı olarak devam ediyordu. Bu esnada ‘Levlâke levlâke Lemâ halaktu’l-eflâk’ hadis-i kudsîsi geçmişti. Üstad Hazretleri, ‘Ben bu hadis-i kudsîyi, şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye olarak kabul ediyorum’ dediği hatırımda kalmış. Dersten sonra ağabeylere hitaben beni gösterek, ‘Bu olmasa idi, ne Muhsin, ne Ahmed, İstanbul’da iş yapamazdı’ dedi. Ve ‘Kardeşim Muhammed ben sana tayinat vereceğim’ dedi. ‘Benim mutlaka vermem lâzim senin tayinatını’ diye israr etti. Ben boynumu büktüm. O sırada ders bittiği için ağabeylerle çıktık. Tahirî ağabeye dedim: ‘Ağabey, ben tayinat mes’uliyetini kaldıramam, taşıyamam, sonra mânen benim için tehlikeli olur, korkarım, siz ne dersiniz?’ dedim. Tahirî Ağabey boynunu büktü, ‘Ahî, bilmem ki’ diye bir iki kelime söyledi. O sırada Üstad tekrar çağırdı. ‘Kardeşim sen tayinatı alacaksın’ dedi. Üstada itiraz edememiştim. Ama gene içimden, ‘Yahu, ben şimdi birkaç saat çalışmakla 10 lira yevmiye kazanıyordum. Üstad neden ısrar ediyor acaba?’ diye tereddütler içersinde odadan çıktım. Ağabeylerin odasında Mesnevi-i Nuriye’nin Türkçe tercümesini Abdülmecid Ağabey Konya’dan göndermiş, onu tebyiz ediyorlardı. Ben de yanlarında oturdum. O esnada Üstad Hazretleri birden kapıdan içeri girdi. Biz ayağa kalktık. ‘Kardeşim, sen günde 10 banknot kazansan da tayinatı almalısın’ dedi. Ve ben artık ses çıkaramaz olmuştum. O zaman tayinat günde bir ekmek parasıydı.

“Hüsrev Ağabey’i ziyarete gittim”“Sonra ben Hüsrev Ağabeyi ziyarete gitmek istedim. Ağabeyler ‘Peki’ dediler, gittim. Hüsrev Ağabey çok alâkadar oldu. Memnun oldu. Ben yeni yazı Yirmi Üçüncü Söz kitaplarını İstanbul’a diğer kitaplar gibi Hüsrev Ağabey göndermiş zannıyla, ‘Ağabey, ‘ dedim, ’30 tane Yirmi Üçüncü Söz göndermişsiniz, fakat geldiği anda bitti. Bunları gönderirken biraz fazla miktarda göndermeniz daha iyi olur.’ Hüsrev Ağabey, ‘Kardeşim, talebeler çok çoğalmış, elhamdülillah, artık Isparta’daki çalışmalarımız kâfi gelmiyor. İstanbul’da siz de yapın’ dedi. Neşriyat için böyle bir teklifle karşılaşmış olduk. ‘Peki’ dedim, ‘inşaallah İstanbul’da da başlayalım. ‘Sonra Ayetü’l-Kübra’nın okunmasının ehemmiyeti, ondaki Tevhid hakikatının yüksekliği hakkında uzun sohbet oldu. Hüsrev Ağabeye veda edip, Üstadın yanına gittim. Gider gitmez Üstad çağırdı. ‘Ben seni Hüsrevin yanına gönderecektim, iyi oldu, gittin’ dedi. ‘Ceylân ve Zübeyir benim evlâdımdır, bunlarla benim nâmıma hizmetler hakkında ne istersen konuşabilirsin’ dedi. Ayrılma saati de yaklaşmıştı. Üstadın elini öpüp ayrıldım. Ağabeylerin odasında Ceylân Ağabey bana Hüsrev Ağabeyle ne konuştuğumuzu sordu. Ben de konuşmamızı olduğu gibi anlattım. O anda öğrendim ki, Yirmi Üçüncü Sözü’ü Ceylan Ağabeyler sapoğrafla teksir edip göndermişler. Ceylân Ağabey ‘Siz Yirmi Üçüncü Söz’ü mumlu kâğıda yazın ben İstanbul’a gelirim’ dedi. “İlk olarak Yirmi Üçüncü Söz’ü teksir ettik”

“O gün Isparta’dan ayrılıp İstanbul’a geldim. Yirmi Üçüncü Söz’ü, o zaman lisede talebe olan Galip Gigin’le mumlu kâğıda daktilo ettik ki, Ceylân Ağabey geldi. Yirmi Üçüncü Söz’ün metninde bulunan âyetleri, duaları yazdı. Hizmetleri gözden geçirdi. Ve döndü. Böylece Hazret-i Üstadın emriyle, Hüsrev Ağabeyin de yeni yazıya yukarıda anlattığım şekilde teşvikiyle başlamış oldum. Yirmi Üçüncü Söz, Hanımlar Rehberi, İman Hakikatleri, Risale-i Nur Hakkında Verilen Bir Konferans (Ankara Üniversitesinde) kitaplarını neşrettiğimiz sırada Ankara’da, Samsun’da ve Antalya’da da matbu neşriyatlar başlamıştı. Biz halen hazırlık yapmakla beraber, tab’a geçememiştik. Bu arada İman Hakikatleri ile Konferans risalesinin teksirleri bitmişti. Acele bir miktar ciltletip Isparta’ya tekrar gittim. Üstad Hazretleri kitaplardan memnun olmakla beraber, ‘Ankara çalışıyor, Antalya çalışıyor, İstanbul duruyor’ dedi. Ben ise götürdüğüm kitaplar için Hazret-i Üstad iltifat edecek zannediyordum. Demek teksir devri kapanmıştı. Üstad Hazretleri, matbaayla neşriyata başlamamızı emir veriyordu. Bu arada ben Konferans’tan çok istifade ettiğim için, matbu olarak bunun İstanbul’da basılması hususunda teklifte bulundum. Hem Hazret-i Üstad, hem ağabeyler kabul etmişlerdi.

Üstadın sadakat ve fedakârlık dersi

“Bu arada bazı dersler de vermişlerdi. Risale-i Nur’a ömür boyu hizmet edebilmek için bazı şakirdlerin mücerred kalması lüzumunu beyan ederken, bana hitaben, ‘Sana dünyada 10 tane Cennet hurisi de verseler, Zübeyir evlenmez. Sen küçük kardeşini evlendirme’ demişti. Üstad Hazretlerinin fedakârlık hususundaki telkin ve dersleri umumiyetle akla kapı açıp da, o talebenin bizzat kendisinin fedakârlığa talip olmasını temin etmekti. ‘Sana on tane huri verseler, Zübeyir evlenmez’ tabirinde çok lâtif nükte vardı. Zübeyir Ağabeye sonradan bunu hatırlattığım zaman çok güler, ‘Mübarek Üstadımız nasıl irşad ve telkinde bulunuyor’ derdi.

“Hazret-i Üstad bence çok mühim bir ders daha vermişti. Şöyle ki: Bulunduğu odasını tarif ederek, kapının arkasında bir Nur talebesi bulunduğunu, kapıdan girince karşıda da iki tane hanım Nur talebesi bulunduğunu, onlara ders verdiği sırada dışardan Hafız Ali Ağabeyin odaya girdiğini , hanımları görünce, ‘Üstad iki hanıma ders veriyor demek’ diye geri çekilip odaya girmediğini ve kapının arkasındaki talebeyi görmediğini, sonradan Hafız Ali Ağabeye ‘Bu iki kadınla odada oturduğumu görünce, aklına ne geldi?’ diye sorduğunu, onun da, ‘Üstadım, zavallı iki masume fırsat bulmuşlar, Üstadımdan ders alıyorlar’ dediğini anlattı ve ‘Kalbine dikkat ettim, aynen samimî, öyle söylüyordu. Sen dışardan odama girsen, (başucundaki sehbayı göstererek) şunun üzerinde şarap şişesini görsen, sarsılmaman lâzım’ diye bence çok müthiş bir ders vermişti. Seneler sonra Zübeyir Ağabeye anlattığım zaman, ‘Kardeşim, Üstad sana âzamî sadakat ve fedakârlık dersi vermiş’ demişti. Maalesef o mânâlara yetişemedik, ama Allah hizmetin dışına atmadı.

“Risale-i Nur’ları basmaya başlıyoruz”

“Konferans sonradan Ankara’da Sözler mecmuasının arkasına ilâve edilmeye karar verilmişti ve daha sonra da kitap halinde basılmıştı. Biz İstanbul’da basmamıştık.

“Üstadın yanından ayrıldık. Ceylân Ağabey matbaacılık hakkında bana bilgi verdi. Çünkü ben matbaacılık tabirlerini hiç bilmiyordum. İstanbul’da da bilen yoktu. Ahmed Aytimur, Hakkı Yavuztürk ve ben bu neşriyatı plânlamaya karar verdik. Ve Hanımlar Rehberi’nin sonundaki, hanımların yazdığı mektupları Çeltüt matbaasında dizgi ve baskı için anlaştık. 10.000 adet Küçük Sözler ile 5000 adet hanımlar mektubu basılacaktı. Fakat neticenin nasıl olacağını, polis müdahale edecek mi, etmeyecek mi, bilmiyorduk. Aynı gün basıldı, 2500 adedini Anadolu’ya postaladık. 7500 adedini de bir akrabanın boş bir odasına koyduk. Polis bizi ne zaman arayacak, diye bekliyorduk. Polisten, savcılıktan hiçbir ses çıkmadı. Ondan sonra diğer kitapların basımı için başka matbaalarla da çalışmaya başladık. Sonradan Birinci Ağabey de İstanbul’a geldi. Galip Bey ve diğer bazı arkadaşlar, bir neşriyat komisyonu haline girmişti.

Hanımlar mektubu

“Bir müddet sonra hanımlar mektubu için tahkikat açılmış. “Polis bizden, ‘Bu mektubu kim yazdı?’ diye sorunca, biz de ‘Bilmiyoruz, Isparta Savcısı, Üstad Hazretlerinin evine giderek, ‘Bu mektubu siz mi gönderdiniz?’ diye sormuş. Zübeyir Ağabeyin sonradan anlattığı üzere, Üstad, ‘Bilmiyorum, oku bakalım nedir?’ diye savcıya okutmuş. Bu defa Üstad Hazretleri, ‘Ne var bunda, gayet güzel’ demiş. ‘Ben göndermedim, ama mektup gayet güzel.’ Savcı geri dönmüş gitmiş. Faturaları benim üzerimize kestiğimiz için, matbaadan sormuşlar. Bu defa savcılık beni çağırttı. Müftüoğlu diye bir İstanbul başsavcısı vardı. Bizzat kendisi kabul etti. ‘Bu yazıyı siz mi yazdınız, yoksa başkası mı yazdı? Bu kadınlar nerededir?’ diye sordu. Hakikaten ben o kadınları tanımıyordum. Ve savcıya o şekilde ifade ettim. Mesele o şekilde kapandı. İstanbul’da neşriyat hakkındaki ilk adlî muamele böyle kapanmış oldu.

“Formaları Hazret-i Üstad tashih ederdi”

“Matbaalarda kitaplar dizildiğinde forma halinde tashihler bize verilir, biz de Hazret-i Üstada ya bizzat kendimiz, ya da ziyaret etmek isteyen birisiyle gönderirdik. Formalar Hazret-i Üstada okunur, Üstad Hazretleri tashih edilecek yer varsa eder, tekrar İstanbul’a gönderir ve basılırdı. Ankara’da matbuat aynı şekilde cereyan ederdi.

“Abdülkadir-i Geylânî şimdi gelse…”

“Neşriyat esnasında Isparta’ya forma götürdüğüm bir defasında, dersten ağabeyler yeni çıkmışlardı. Üstad Hazretleri dersin sonunda şöyle bir sohbette bulunmuş. Zübeyir Ağabey taze taze nakletmişti:

“Kardaşlarım, Abdülkadir-i Geylânî şimdi gelse, ‘Said, sen bu mesleğinden bir parça taviz versen, milyonlar insanlar senin kitaplarını okuyacak, fakat öyle yapmasan hem bunlardan mahrum kaldığın gibi, hapislerde zulümlerle, eziyetlerle cefa çekeceksin’ dese, ‘Hayır Üstadım, ben bu zulümlere, işkencelere razıyım, fakat mesleğimden en küçük bir taviz vermem’ diye ona söyleyeceğim.’

“Üstadın Ankara’ya gidişi”

“İstanbul’da matbu neşriyata devam ederken bir taraftan da hatt-ı Kur’ân’la Lem’alar mecmuasını teksire devam ediyorduk. Seneler gittikçe ilerliyordu. 59 senesinin son günlerindeydik. Yenikapı’da Hakkı Yavuztürk’lerin evinde sabaha kadar çalıştığımız teksir makinasından kalkıp Bekir Ağabeyin yazıhanesine gitmiştik. O esnada Üstad Hazretlerinin Ankara’ya geldiğini öğrendik. Çok hayret etmiştim. ‘Acaba İstanbul’a gelmez mi?’ diye çok düşündüm. Bu arada Üstad tekrar Emirdağ’a döndü. Matbuat, ‘Said Nursî geziyor, dolaşıyor’ diye çalkalanıyordu. Üstad Hazretleri, bir ara Konya’ya gitti. Mevlâna türbesini ziyareti esnasında mahşerî bir kalabalık toplanınca, bundan emniyet fena halde ürkmüştü. Bu esnada Ankara’da Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabına matbaada el konmuştu. Üstad Hazretleri, talebelerin bundan dolayı müteessir olup da menfî bir harekete tevessül etmemesi için midir bilmem, Emirdağ Lâhikası’nın sonunda bulunan vasiyetname şeklindeki konuşmayı Ankara’da yapmıştı.

“Üstadı İstanbul’a davet ettik”

“Eskişehir’de çıkan bir gazetede Üstad Hazretleri aleyhinde çok haince bir yazı çıkmıştı. İstanbul’da da yine bir gazetede Ali Kemal imzalı olduğunu hatırladığım mütecavizâne bir yazı çıkmıştı ki, daha evvelden de maalesef matbuat aleyhte neşiryat yapardı. Bekir Ağabey de vekaletnâme isterdi. Tâ mahkemeye versin. Fakat Üstad Hazretleri, ‘Ben hakkımı helâl ettim, onlarla uğraşmam’ derdi. Biz Tahsin Tola Ağabeye telefonla meseleyi anlatıp, ‘Bu adamları mahkemeye verirsek, mutlaka mahkûm olurlar, Üstadımıza söyleyin, kendisi bu defa vekaletnâme verse çok iyi olur’ diye kararlaştırdık. Bekir Ağabey söyledi. Sabahleyin telefon geldi ki, ‘Vekaletnâme vereyim, lüzum görüyorlarsa İstanbul’a geleyim’ diye Üstad Hazretleri cevap vermişlerdi. Onun üzerine ben, ‘Madem Üstad böyle söylemiş, biz diyelim, Üstad İstanbul’a gelsin. Hem bir seyahat olur. Üstad kendi kendine gelmez, ama bizim davetimiz, gelmesi için bir vesile olabilir’ dedim. Ve telefon ettik. Hazret-i Üstada söyleyin; mümkünse vekaletnâmeyi İstanbul’a gelip versinler. Onun üzerine Hazret-i Üstad hemen harekete geçip İstanbul’a doğru ertesi gün yola çıkar.

“Üstadı Kartal’da karşıladık”

“1959 senesinin son ayının son günü, kendisini Kartal’da karşıladık. Kartal’dan itibaren biz önde, Hazret-i Üstad arkada olmak üzere Üsküdar’a geldik. Araba vapuru sırasına girildi. Üstad Hazretleri, ikindi namazını iskeledeki Valide Camiinde kıldılar. Ben arabanın yanında beklemiştim. Namazdan sonra arabaya geldiler. Biraz sonra vapura binildi. Biz, Üstad Hazretleri için Piyer Loti Otelinin bir dairesini ayırtmıştık, fakat kimin geleceğini söylememiştik. Herhangi bir mümanaat olmaması için, karşıladığımız yerdeki benzin istasyonundan otele telefon edip, gelen zâtın Bediüzzaman Said Nursî olduğunu bildirmiştik. O anda Üstad Hazretlerinin İstanbul’a geldiğini, hem Emniyet, hem de basın öğrenmişti. Araba vapuru Kabataş’a yanaşırken Üstad Hazretleri, Zübeyir Ağabeyle Bekir Ağabeyi ön tarafa, beni ise arka yanına oturttu. Bu esnada gazeteciler mütemadiyen flâş patlatıyorlardı. Ve bu flâşlardan Üstad Hazretleri rahatsız oluyordu, biz üzülüyorduk. Bu arada Üstad, Bekir Ağabeye ‘Sen söyle, ben Şafiiyim, fotoğraf benim mezhebimde iyi değildir, çekmesinler’ dedi. Bekir Ağabey söyledi. Fakat gazeteciler gittikçe, çoğalıyor ve flâşlar da patlıyordu. Zübeyir Ağabey ‘Kardeşim, Üstad çok rahatsız oldu, şemsiyeyi aç, tâ ki ışıkları Üstada gelmesin’ dedi. Bunun üzerine ben de Üstad Hazretlerinin başının üzerine şemsiyeyi öne doğru eğerek açtım. Şemsiye, flâşlardan Üstad Hazretlerini korudu. Araba vapurundan indik. Cağaloğlu istikametinden Çemberlitaş’ta Piyer Loti Oteline gidecektik.

“Risale-i Nur aleyhine, İslâmiyet aleyhine neşriyat yapmazsanız hakkımı helâl ediyorum”

“Vilâyetin önüne geldiğimiz zaman Ayasofya birden göründü. Bekir Ağabey, ‘Üstadım, işte Ayasofya’ dedi. Üstad da, ‘Mâşâallah, mâşâallah’ dedi. Ve sonra Piyer Loti Otelinin önüne vardık. Hayret, biz hemen hemen hiç kimseye haber vermediğimiz halde, mahşerî bir kalabalık vardı. Bekir Ağabeyle Zübeyir Ağabey Üstadın kollarında, ben önündeydim ve şemsiyeyi tutuyordum. Gazeteciler fotoğraf çekemedikleri için, sinirleniyorlardı. Üstad Hazretleri gazetecilerin sinirlendiklerini anladıkları halde, ‘Kaldırın’ diye birşey söylemediği için, biz aynı halde otele girmeye çalışıyorduk. Fakat bir taraftan gazeteciler, bir taraftan halk, bir taraftan kardeşler öyle bir izdiham meydana getirmişti ki, 5 metrelik mesafeyi âdeta yürüyemiyorduk. Zaten biz haber verince otelin lobisi ve etrafı, santralı, kâtibi polis olmuş. Fakat polis bize bu hususta yardım etmiyordu. Veyahut kimsenin aklına gelmemişti. Güç belâ merdivenlerden çıkmaya çalışıyordu. Üstad Hazretleri gazetecilere, ‘Risele-i Nur aleyhinde, İslâmiyet aleyhinde neşriyat yapmazsanız hakkımı helâl ediyorum. Ben size dua ediyorum. İslâmiyet aleyhinde neşriyat yapmayın, yoksa zarar edersiniz’ diye tekrar ederek, merdivenleri akşam namazından sonraya doğru çıkabildik.

“Bizim mesleğimiz ihlâstır”

“Üstad Hazretleri tuttuğumuz iki odadan birine yerleştiler. Diğer odada hizmet edebilmek için ağabeyler ve biz bulunuyorduk. O anda orada gelen kardeşleri Üstad kabul etti. Hatırımda olanlar, dersin ilk bölümünde, Avukat Bekir Berk, Avukat Necdet Doğanata, Salih Özcan, Hakkı Yavuztürk, Mehmed Emin Birinci, Halil Yürür, Ankara’dan Üstadı arabasıyla getiren Hüsnü Ağabey (Bayramoğlu); ikinci bölümünde de Ahmed Aytimur, Ali Demirel, Zekeriya Kitapçı, Galip Gigin, Üzeyir Şenler idi. Üstad Hazretleri akşam namazından sonra uzun, çok uzun ders yaptı. Çok şiddetli konuşuyordu. Divanında dizleri üzerinde duruyor, bazan fılayıp ayağa kalkıyor, divan yaylanıyordu. Çok haşmetli bir vaziyeti vardı. Üç husus üzerinde durduğu hatırımda:

“Birisi, ‘Bu mahşerî kalabalığı buraya niye topladınız?’ diye bize kızıyordu. Ve diyordu, ‘Bizi de kendilerine benzetirler. Bizi de nümâyişçi, âlâyişçi zannederler. Halbuki bizim mesleğimiz ihlâstır. Hizmetimiz böyle şeylere müsaade etmez. Biz her halükârda ihlâsı muhafazayla mükellefiz’ diyordu. Fakat vâkıa o ki, o kalabalığı biz kimseye haber vermemiştik. Ben sadece kardeşim Mustafa’ya söylemiştim. O da Üsküdar’a gelmişti.

“İkincisi, ‘Bizim vazifemiz yalnız ve yalnız ihlâs dairesinde imana hizmet etmektir. Risale-i Nur ehl-i küfrün belini kırmıştır. Merak etmeyiniz. Hiçbir halt edemeyecekler. Ermeni-Taşnak komitesi, mason komitesi, komünist komitesi benimle uğraştı. Dünyanın en müthiş komitesi Nurculuktur. Fakat kat’iyyen menfî harekete iznim yok. Her birinizi o genç Said kabul ediyorum’ diyordu.

“Üçüncüsü, Risale-i Nur’un müsbet iman hizmetiyle memlekette âsayişin temin edileceğini söylüyordu. ‘Risale-i Nur’da ve Nur talebelerinde kuvvet var. Fakat kullanmaya izin yok. Kur’ân müsaade etmiyor. Yoksa 28 senelik düşmanlarımdan bir günde intikamımı alırım. Masumlara zarar gelir. Kat’iyyen menfî harekete izin yoktur’ derken, iki dizinin üstünde kollarını bize doğru sallayarak odanın içinde âdeta yıldırımlar çakıyordu. Bizler hayretler içersinde kalmıştık. O gece böyle geçti.

“Gazeteci, Üstadın resmini nasıl çekti?”

“1960 yılının birinci günüydü. Gazeteciler Piyer Loti Otelinin lobisini doldurmuştu. Bizim kardeşlerimizden bir grupla beraber Avukat Bekir Berk ve Necdet Doğanata bulunuyorlardı. Bekir Ağabey bir ara Risale-i Nur hakkında seminervâri bir konuşma yaptı. Biraz da İhlâs Risalesi’nden okudu. Gazeteciler soruyorlardı: ‘Niçin geldi İstanbul’a?’ Gazetecilerin sorusu Üstad Hazretlerine bildirildi. Üstad Hazretleri, ‘Ankara’da basılmakta olan bir kitabıma Emniyetin müdahalesi üzerine avukatıma vekâlet vermek için geldim’ diyordu. Bizler nöbetleşe bazan Üstadın yan tarafındaki odada duruyorduk. Foto muhabirleri fotoğraf çekmek için akla gelmedik işler yapıyorlardı. Otelin arka kısmındaki odaların önü boydan boya balkondu. Balkondan bütün odaların görünmesi mümkündü. Zübeyir Ağabey gazetecilerin diğer odalardan girip de balkona geçmemesi için, Üstadın odasının önüne gelen balkona nöbetçi bıraktı. O esnada Üstad Hazretleri öğle namazı kılıyordu. Namazdan sonra da Eyüp Sultanı ziyaret plânlanmıştı. Ben balkonda dururken foto muhabirlerinden birisi, diğer odaların balkon kapısından balkona çıkmıştı. Bana doğru yaklaştı. Zübeyir Ağabey odadaydı. Cam açık. Ben Zübeyir Ağabeye baktım. Zübeyir Ağabey, ‘Bırak kardeşim, Üstadı o haşmetli vaziyetle çeksin’ dedi. Adam camın önüne gitti. Üstad tahiyyatta iken, birkaç flaş patlattı. Ne çare ki, Üstad çok rahatsız olmuştu, namazı bozdu. ‘Ne oluyor?’ dedi. Zübeyir Ağabey sese koştu. Üstad Hazretleri çok hiddetlenmişti. Namazı yeniden eda etti. İstanbul seyahatının geri kalanını iptal edip Ankara’ya dönmeye karar verdi. Ve hemen araba hazırlandı.

İstanbul Valisinin beyanatı

“Üstad ikindiye doğru, İstanbul’dan ayrılıyordu. Böyle bir firaka, bir gazeteci sebep olmuştu. Gelirken meydana gelen mahşerî kalabalık ve gazetecilerin tecavüzkâr vaziyetleri giderken daha da fazlasıyla oldu. Ama biz daha evvelden iyi bir plânlamayla kardeşleri birkaç kat halka yapmıştık. Üstad Hazretleri oradaydı. Ve şemsiyeyi yine ben tutuyordum. Bu teşkilâtı şeyi hazırlarken Üstad, Bekir Ağabeye, ‘Sen bir kumandan gibi hareket ediyorsun’ diye iltifat etmişti. Ve ertesi iki gün, İstanbul matbuatı Üstadın ayrılışını manşetlerde 120 punto harflerle vermişti. Gazetelerde çok serzenişli makaleler çıktı. İnönü İstanbul’daydı. O gün Bursa’ya bir miting için vapurla giderken, vapurda ‘Hükûmet nereye gidiyor? Bediüzzaman’ı koluna takmış, nereye gidiyor?’ diye konuşma yapmıştı. Bu konuşmanın matbuatta yer alması üzerine İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, hükümetin direktifiyle radyoda okunan bir beyanat verdi. Beyanat hülâseten şöyleydi:

“Yaşli bir din âlimi, mütevazi bir seyahat yapmaktadır. Memlekette seyahat hürriyeti vardır. Hiçbir vatandaşın seyahat hürriyeti kısıtlanamaz. Eğer gazeteler meseleyi bu kadar büyütmeseler, bu zâtın, memleketin herhangi bir yerinden bir yerine gidişi bir mesele olmazdı.’ Biz de, birkaç gün sonra, gazetelerde de çıkan bu beyanatı, ‘Valimizin pak haklı ve isabetli beyanatını takdim ediyoruz’ diye bir lâhika mektubu yaparak Anadolu’daki kardeşlere göndermiştik.

“27 Mayıs İhtilâlinden sonra Vali tevkif edilip Yassıada’ya götürülünce, ondan bu beyanatının hesabını sormuşlardı. Ve Galip Gigin’le beni Emniyete çağırarık, bize de ‘Valiye bu beyanatı siz mi verdiniz?’ diye sormuşlardı.

“Çendan milyonlar talebe var…”

“1960 senesinin başındaydık. Bir gün Üstad Hazretlerine tayinat olarak ayrılan Şualar kitabından yüz tane kadar iki çuval içinde Emirdağ’a gitmek üzere Konya otobüsüne binmiştim. Emirdağ’a gece saat 2:30 sıralarında varacak idi. Hakikaten 2:30 sıralarında vardık. Fakat ben düşünüyordum. ‘Bu kadar ağır yükü gecenin bu saatinde nasıl yalnız başıma götüreceğim’ diye. Fakat Hazret-i Üstadın mânevî telefonları sayesinde işler kolaylaşmıştı. Bir de baktım ki, otobüsün durduğu noktada ağabeylerden iki kişi bekliyor. Birisi Ceylân Ağabey, ama diğerini hatırlayamıyorum. Meğer Hazret-i Üstad, gece saat 2’de kalktığında, ağabeyleri çağırmış, ‘Gelen var, gidin, karşılayın’ demiş. O saatte Üstad Hazretleri kabul etti. Çok memnun ve müferrah idi. Bana, ‘Muhammed kardeşim, sana 250-300 banknot maaş versem azdır. Fakat Risale-i Nur’daki ihlâs müsaade etmiyor. Sen Risale-i Nur’un malını yeme. Çendan milyonlar talebe var. Fakat işi gören 50-60 fedakârdır. Sana bin tane anan kadar şefkat ediyorum. Merak etme. Bütün akraban duamda dahildir’ dedi. Ben kalbimden, ‘Üstadım Bursa için ne düşünür? Bursa’yı hizmet dairesinde aldı mı, almadı mı?’ diye çok merak ediyordum. Çünkü Emirdağ’dan her dönüşümde Bursa’ya mutlaka uğrardım. Böyle düşündüğüm sırada, Üstad Hazretleri ‘Bursa ve havalisini Barla ve Isparta gibi kabul ediyorum’ diye kalbimdeki merakıma cevap veriyordu.

Tarihçe’nin önsüzünden yapılan ders

“Kitapları beşer beşer paket haline getirerek sardırdı. Tavan arasına kaldırttı. Ondan sonra ders okunmaya başlandı.Ders. Sikke-i Tasdik-i Gaybî’den yapılmıştı.Sabah namazı yaklaştığında, ‘Abdestlerinizi tazeleyin, namazınızı kılın’ dedi.Üstadın odasından ayrıldık.Ben merdivenlerden aşağıya iniyordum.Birden kendi kendime, ‘Hey Allah’ım, ne büyükler var, pekçok büyükler onların yanında küçük kalıyor’ sözünü söylüyordum.10 dakika sonra tekrar yukarı çıktığımda abdest alırken, Üsta Hazretleri, Zübeyir Ağabeye emir vermişti. ‘Namazdan önce Tarihçe-i Hayat önsözünü okuyun’ diye. Evvelâ bana verdiler. O söylediğim kelimeler, Tarihçe-i Hayat’ın önsözünde imiş. Daha evvel okuduğumdan, şuur altından ihtiyarsız dökülünce, Üstad Hazretleri de bize önsözü okutturmak için emir vermişti. Ders devam ediyordu. Üstad Hazretleri bizim oturduğumuz odaya çekildi. Biz ayağa kalkamak istedik. Kaldırmadı, ‘Devam edin’ dedi. Pencerenin kenarında sedir vardı. Sedir üzerinde yatak ve yorganlar, dibinde Zübeyir Ağabey oturuyordu. Üstad Hazretleri gitti. Zübeyir Ağabeyin üzerine oturdu ve tecahül-ü arifânede bulunarak, ‘Allah Allah, burada adam varmış’ diye lâtife etti. Sonra Üstad yere indirilen yatak ve yorganın üzerine oturdu. Önsözün yarısına kadar dinledi. Sonra, ‘Namaz kılın’ dedi ve odasına çekildi.

“Üstad tayinatı bana dağıttırırdı”

“Risale-i Nur’a hizmet etmeye başladığım ilk andan itibaren Risale-i Nur hizmetine büyük bir malî imkânla katılmayı şiddetle arzu ettiğim halde, malî imkânlara malik olamamak yüzünden bunu muvaffak olamadım. Hz. Üstad, âdeta benim bu kalbî duama şu şekilde çare bulmuştu. Üstadımızın bu usulü olan talebelerin tayinatını vermek tatbikatı, son iki senesinde, şu şekilde cereyan ederdi. Hazret-i Üstad tayinat paralarını talebelerin eline mümkün olduğu kadar mâdeni para olarak verilmesini isterdi. İşte, iki sene üst üste Ramazan’dan evvel tevafuken Emirdağ’a gittiğimde, 10.000-11.000 lira arasında olan tayinat meblâğını bana, ‘Bu parayı benim anamın, babamın, bütün akraba-ı taallûkatımın zekât, fitre ve sadakası olarak sana veriyorum’ diyerek vermişti. ‘Sizin peder ve validenizin ve bütün akraba-ı taallûkatınızın zekât, fitre ve sadakası olarak aldım, kabul ettim. Üstadım’ deyip sonradan ben de, tekrar Hazret-i Üstada hitaben, ‘Bu meblağı talebelerinizin nafakası için tayinat olarak kullanmak üzere size hibe ediyorum’ diyordum. Ve Üstad Hazretleri bana, ‘Al bu emaneti, İstanbul’a listesi bulunan talebelere dağıtın’ derdi. Ve ben de alıp, İstanbul’a getirip buradan dağıtırdık. Son defasında Eskişehir’e kadar arabasıyla, ‘Fırıncı’yı yolcu edelim’ diyerek gelmişlerdi. Beni de getirdiler. Son tayinatı da alarak Bursa’ya gittik. Arabanın gerekli tamiratını yaptırdıktan sonra, ben İstanbul’a, Hüsnü Ağabey de Eskişehir’e gitmişti. Ve Hazret-i Üstadla, dünyada son görüşmemiz hitama ermişti.

“Bir müddet sonra Ceylân Ağabey İstanbul’a gelmişti. Biz de 400 sayfalık Lem’alar’ın teksirini tamamlamıştık. Ceylân Ağabeyi Üstad Hazretlerine gönderdik. Sonradan Ceylan Ağabey geldiğinde, Üstadın ne dediğini sordum. ‘Üstad çok hastaydı, kardeşim’ dedi. Ve kitabı kendisinin eline verdiğini ve öpüp başına koyduğunu söyledi. Ve o hastalıkla Üstad Hazretleri ahiret yolculuğuna çıkmıştı.

“Cenab-ı Hak ona karşı yaptığımız hürmetsizliklerden dolayı kusurlarımızı affetsin ve onun şefaatine nail etsin. Ve ömrümüzü, onun Nur’larının hizmetinde tüketmek nasip etsin.

“Bu hatıraları günlerce beni dinleyerek usanmadan not eden kıymetli kardeşim Orhan Gülgün’e, Hazret-i Üstada ömr-ü billah hizmet etmek nasib-i müyesser etsin, bize de hakkını helâl eylesin.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: