–=[Muhabbet Fedaileri]=–

Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

SİYASET NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Posted by HakanBa Mayıs 16, 2007

Doğan her yeni bebek, göğü yıldızlarla, zemini çiçeklerle süslenmiş güzelim bir dünyaya açar gözlerini… Her biri günün her bir anında, eşsiz bir âlem önümüze sunulur. Dağı deresi, gölü denizi, yıldızı ayı, kelebeği arısı ile; eşsiz bir âlem bize gülümser durur. 

Bu hâliyle, kâinat muhteşem bir sarayı andırır bize. Tavanı gökyüzüdür. Güneş lâmbası, ay kandili, yıldızlar mumlarıdır. Ve yeryüzü, eşsiz nimetler serili bir sofrası, bin bir çiçekle süslü bir tarlası, bin bir meyveyle dolu bir bahçesidir. 

Bu muhteşem sarayda, her bir şeyin ayrı bir yeri vardır. Her bir şey varlığı ile saraya ayrı bir renk katar, ayrı bir desen olur, ayrı bir güzellik verir. Her biri, kendi diliyle sarayın Sahib’ini bildirir. Dağlar, denizler ve yıldızlar, Onun haşmetini haykırırlar. Arılar, kelebekler ve kuşlar Onun rahmetinden haber getirirler. 

İnsanoğlu, işte öylesi bir kâinatta celâl ile cemâlin, haşmetle rahmetin eşsiz cilveleşmesinin şahidi olur. Bakar, görür ve tıpkı Bedüizzaman Said Nursî gibi der: 

“Güneş ve Arş gibi büyük cirmler, haşmet lisanıyla `Ya Celîl, ya Kebîr, ya Azîm ‘dedikleri vakit, sinek ve semek gibi gibi o küçücük zihayatlar dahi, rahmet lisanıyla ‘Ya Cemil, ya Rahîm, ya Kerîm’ diyerek, o musika-i kübraya latif nağamatlarını katıyorlar, tatlılaşıyorlar.” 

Öylesi bir diyardır kâinat. Orada en gür bir sada, en tiz bir nağmeyle karışarak, haşmetli bir güzellik sunar. O haşmet ve o güzellik içinde, en büyük yıldızın da, en küçük böceğin de yeri vardır. Her şeyin, her bir şeyin bir görevi, bir var oluş sebebi vardır. Ne devâsâ gök küreleri arıyı ve sineği görmezden gelmeyi gerektirir; ne de arılar ve sinekler, yıldızları görmemeyi. 

Ne var ki, insan hem görmezden gelir; hem de görmez. Göğe bakar, yeri unutur. Yere bakar, göğü unutur. Göklerin azamet ve haşmet delilleri karşısında hayrete düşer; ayak bastığı yeri unutur. Yere dönüp gündelik işlerin hırgürü içine dalar, göklerin varlığını bile unutuverir. 

Ve bilhassa, bunu yapar. Kendi küçük dairesindc küçük küçük hesapların içindc boğulur; yaşadığı yeri, yaşadığı dünyayı, yaşadığı kâinatı var Edeni unutur gider. O kâinat sahibinin-kendi küçük dünyası dahil-bütün kâinata hükmeden misilsiz saltanatını düşünmez olur. Öylesi bir halde, gün gelir, küçük bir dalgalanma o küçük daireyi sarsar… ve küçük dünyalar alt-üst oluverir. 

Mesela, 1908′de, pek cok Anadolu insanı için olduğu gibi… 

Sene 1908, aylardan Temmuz… Osmanlı toprağında meşrutiyet ilân edilmiştir. Koca kâinatın içindeki küçücük dünyanın bu yerinde, bir rejim değişmesi yaşanmıştır. Kâinatın nimeti ile mukayese edince topu topu bir zerrecik mesabesinde bir değişmedir bu. Ama pek çok Anadolu insanını telaşa düşürmeye yeter de artar bile. Milyonlarca insana, o anda sanki “Din elden gidiyor”muş gibi gelir. 

O telâşla Bedüizzaman Said Nursî’ye derler: “Dine zarar gelmesin, ne olursa olsun!” Meselâ, “varsın istibdad devam etsin. 

Bedizzaman, “Her bir adam vatanıyla, milletle, hükümetle alâkadardır”? tesbitinin sahibidir. Bu alâkadarlığın, insanın fıtratı icabı olduğunu tesbit etmiştir. Bunca insanın vatanla, milletle ilgili öylesi bir değişmeyle alakadar olmasında bir problem görmez. Ama “Ne olursa olsun”un ardında bir problem vardır. Vatan ve Hükümet âlemini, kâinatla beraber düşünememe kâinat içindeki her bir daireyi kainat Sahibinin varlığının şuurunda olarak bakamama problemi vardır. 

O yüzden, Bedüizzaman, “Dine zarar gelmesin, ne olursa olsun” diyenlere öncelikle kâinatı nazara verir. Arı vızvızları ile yıldız uğultularının iç içe karışrığı koca kâinata dikkatleri çeker. Cemiyet hayatını, hükümeti, rejimi, devlet idaresini, işte öylesi bir kâinat tablosuyla tahlil eder. 

“Evet, evet.. neam., neam… sivrisinek tantanasını kesse, balarısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç tesadüf etmeyiniz. Zira kainatı nağamatıyla raksa getiren hakaikin esrarını ihtizaza veren musika-i ilahiye hiç durmuyor.Mütemadiyen güm güm eder.” 

Şevki bozulanlar, o güm güm’leri işitmeyenlerdir. Oysa, güm güm’ler o kadarla sınırlı da değildir üstelik. Evet, Kur’ân, kâinatı nağmeleriyle raksa getiren hakikatların esrarını titreştirmektedir. Ama dahası da vardır. O “musika-ı ilâhiye,” insanlık âlemini de ihtizaza vermektedir. 

“Padişahlar padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’ân denilen musika-i ilâhiyesi ile umum âlemi doldurarak, kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle, sadef i kehf-misal olan ulema ve mcşayih ve hütebanın dimağ, kalb ve fehimlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadalarla dünyayı güm güm ile ihtizaza getirir.” 

Alimlere, evliyaya, hatiplere maddî-manevî onca eseri ilham eden, kâinatı da raksa getiren o ilahî “musika”dır. Onca eseri, insanlık âleminin onca büyüğünün dimağ, kalb ve kulağında o sadanın aksetmesi meyve vermiştir. Ki o eserler, bütün o “kütüb-ü İslâmiye,” âdeta “bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmünde”dirler. O semâvî sadayı yere ve göğe ilân ederler. 

Bedüizzaman bu tabloyu sunduktan sonra, sorar: 

Kâinatı, yeri-göğü raksa getiren; dimağ, kalb ve kulaklara vurarak milyonlar İslâmî eseri meyve veren “o sada-yı semâvî ve ruhânîyi kalbin kulağıyla işitmeyen ve dinlemeyen, acaba o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükümetin vızvızlarını işitecek midir?” 

Ne mümkün! Padişahlar padişahı olan Sultan-ı Ezelînin o muhteşem “musika-i ilâhiye”sini işitmeyen, karasinekler gibi bir hükümetin adamlarının vızvızlarını hiç işitir mi? 

Bedüizzaman’ın “Dine zarar gelmesin, ne olursa olsun” diye gelişen bir soruya verdiği cevabın düğüm noktası işte budur. 

Din bütün siyasetlerin üstündedir

Bediüzzaman Said Nursî, söz konusu iktibasta, sivrisinek ile karasineği, kâinatın ayrılmaz bir parçası olarak nazara veriyor. Ardından sivrisineği hükümete, karasineği bürokrasiye misal getiriyor. Böylece, şu mesajı veriyor “Karasinek de kâinatın bir parçasıdır. Yani hükümet de, bürokrasi de, insanlığın fıtrî gelişme seyri içinde vücut bulmuşlardır. Onların vızvızları, demdemeleri kâinatı saran sadanın içinde ayrı bir yer tutar. Onların varlığı elzemdir. Ve var olmalarında bir mesele yoktur. Mesela, kâinatı raksa getiren Kur’ân’ın bildirdiği ilâhî lıakikatlara, onların perde yapılmasındadır. Yani, o hakikatlarin varlığını onlara tâbi imiş gibi sanılmasındadır. 

“Elhasıl, inkılâb-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi, beytül-ankebüt gibi zayıf düşmüş cehalettir onu korkutur, takliddir, onu telaşa düşürttürür. Zira, itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükümetin cebinden zannettiğinden, kalbini, aklını da hükümetin kesesinden tahayyül eder, korkar. 

Burada, iki nirengi noktası söz konusudur: (1) “inkılâb-ı siyasî,” yani rejim değişmesi; (?) o siyasî devrime muhatap olan kitle. Bu kitle, rejim değişmesinden dolayı, din namına korkuya kapılmıştır. Bedüizzaman, bu korkunun ardında “iman zaafı”nı görür. Bu kitlenin dinde hissesi vardır; ama bu hisse örümcek ağı gibi son derece cılızdır, incedir. Çabucak dağılabilir. Dinin hakikatından cehâlet, bahis konusudur. Allah’ın bütün kâinatı saran kudreti, ilmi, iradesi tam kavranmış değildir. Bu kitle, iman sahibidir. Ama bu “taklidî” bir imandır. Tahkikle, özüne inerek, sarsılmaz bir imana erişilmiş değildir. İşte o yüzden, bir “inkılâb-ı siyasî” söz konusu olduğunda korkar. Telâşa düşer. “Dine zarar gelecek” diye endişe eder. 

Halbuki, zarar gelmez. Din, Allah’ın dinidir; ona ilişmeye kimsenin gücü yetmez. Ama din ehline zarar gelebilir. Bu zararın sebebi, “inkılâb-ı siyasî”nin kendisi değildir. O “inkılâb”ı icraya koyacak olanlar ile, o kitlenin kendisidir. Meşrutiyetin, yahut cumhuriyetin gelişi bizatihî hiçbir zarar vermez. Ama öylece işbaşına geçen zümrenin, eğer “dini tağyir etme” gibi bir hesabı varsa ve bunun için devlet güçlerini kullanırsa, ancak o zaman zarar gelebilir. Burada da, yine inanan kitlenin “esbab”a bir derece tesir veriyor oluşu rol sahibidir. İnanan kitle, tam bir iman ile Allah’a dayanıp Ona güvense “saadetini yalnız hükümetin kesesinden” zannetmese; “koyununa kendisi sahip çıksa” hiçbir zarar gelmez. 

Nitekim, hakiki bir mü’min “saadetini hükümetin kesesinden” zannetmez. “Aklını, kalbini de hükümetin kesesinden” tahayyül etmez. Bilakis, hiçbir esbaba tesir vermeyip, yalnız ve ancak Allah’a dayanır. Acziyle, Onun kudretine teslim olur. İmanına, dinine bizatihî sahip çıkar. 

Bu gerçek, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’la yaşanan hayatının temel esaslarından birini teşkil eder. Nitekim, tam bir iman sahibi olarak, nice insanı telâşa düşürten “inkılab-ı siyasî”den, o korkmamıştır. Bilakis, o “inkılab”ın İslâmın hizmetine yönlenmesi için çalışmıştır. İslâmın varlığını, hiçbir zaman belli bir rejim, kişi veya kadronun varlığına bağlı görmemiştir. 

Çünkü, “İslâmiyet güneş gibidir,” Bediüzzaman’a göre. “Üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.” İslâmiyet güneşi, yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak, İslâıniyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.” 

Hükümetler ve rejimler, Bediüzzaman’ın âleminde “yerdeki ışıklar”dır. Yerdeki ışıklar, İslâmiyet güneşine tabi olabilirler ve olmalıdırlar; ama İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Semavî olan “hakikat-ı İslâmiye, bütün siyasâtın fevkindedir.” 

Bediüzzaman’a göre”siyaset” nedir?

Bediüzzaman’ın “siyaset”e dair tesbitlerine yön veren, işte bu hakikattır. Bedüizzaman, siyasî hadiselerdeki tavrını işte “İslâmiyet, bütün siyasâtın fevkindedir” hakikatına uyarak almıştır. O yüzden, “Bedüizzaman’a göre siyaset”i, işte bu hakikat ışığında incelemek gereği ortadadır. 

Böylesi bir incelemeye geçerken de, öncelikle “siyaset”in ne olup, ne olmadığını tarif gerekir. 

Lügatler, “siyaset”i şöyle tarif eder: 

Yeni Lügat: “Memleket idare etme sanatı. Devlet idare tarzı.” TDK Sözlüğü:“Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı.” Devellioğlu: “Memleket idaresi.” Longman:”Bir devleti yönetme bilimi ve sanatı.” Websters: “Yönetim sanatı.” Littre: “Devletleri yönetme bilimi.” Robert: “İnsan toplumlarını yönetme sanat ve faaliyetleri.” Larousse: “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı.” R. Digesr “Yönetim bilimi ve sanatı.” Chambers: “Hükümet etme sanatı veya bilimi.” Collins: “Bir ülke, toplum veya örgüt içinde iktidarı hedefleyen insanların eylem ve faaliyetleri.  “Bir siyaset bilimci, Maurice Duverger, bu tariflere bir yenisini eklemiştir: “İktidar bilimi.” 

Bedüizzaman Said Nursî’nin, “siyaset”i bu aslî mânâsı içinde ele aldığı, Risale-i Nur’da “siyaset”in geçtiği pasajlarda açıkça görülür. Nitekim, Münazarat’ın az önce söz konusu ettiğimiz yerinde, Bediüzzaman,”inkılâb-ı siyasî” tabirini bir “rejim değişikliği”ni ifade için kullanmaktadır. Yine Münazarat’ta, hükümeti kastederek, “… Üssülesas-ı siyaseti de şu düsturdur: Bu devletin dini, din-i İslâmdır” demektedir. 

Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örf ‘de de bu mânâyı ilısas eder. Meselâ, “Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhirete ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir” der. “Onu da ululemirlerimiz düºünsünler.” 

Mektubat’ta ise, Emevîler bahis konusu iken, “siyaset” ve “saltanat” beraberce zikredilir. İlgili tahlil, “siyaset ve saltanat” ile başlar. “Tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat,” “zahirî ve siyasî hilâfet,” “saltanatın bir kısım kanunları ve siyasetin merhametsizce mukteziyatı” ile devam eder. Ardından, “saltanat siyaseti” tabiri gelir. Hemen ardındaki sayfada “Hükûmetin ve asayişin devamı için eşhas fedâ edilir” anlayışı, “merhametsiz siyasetin bir düsturu” olarak nazara verilir. 

Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası’nda da”siyaset” ile ne anlaşılması gerektiğine ışık tııtar. Âhirzamanda geleceği hadisle bildirilen Hz. Mehdi’nin “hilâfet-i Muhammediye ve ittihad-ı İslâm ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde “ki üçüncü vazifesi için “siyaset mânâsını ihsas eder” der. 

Bütün bu iktibaslardan, “siyaset”in hangi mânâda kullanıldığı ortadadır. Hepsinde”siyaset” derken, hükûmete, idareye, iktidara dair fiiller sözkonusudur. Yani, Bediüzzaman’ın lûgatinde “siyaset,” umumî mânâsı istikametinde, “lıükümet etme”ye, “iktidar”a, “devlet idaresi”ne dair fıiller bütününü ifade eder. “Siyasî faaliyet” de, bu hedefe matuf olan faaliyettir. 

Bu noktayı anlamadan, Risale-i Nur’un “siyaset”e dair tesbitlerini doğru anlamanın mümkün olmayacağı ortadadır. Yine bu noktayı anlamadan, Bediüzzaman Said Nursî’nin imanla yaşanmış 87 yıllık hayatını hakkıyla idrak etmenin imkânı yoktur. 

Zira, 1918′de-Sünuhat’ında yazdığı üzere-”siyasetin ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” diyen Bediüzzaman, dört yıl sonra davet edildiği Ankara’ya gitmiştir. Kasım 1922′de gittiği Ankara’da meb’uslarla görüşmüştür. Beyanname dağıtıp, Mecliste de okutmuştur. Tek parti iktidarının yumuşadığı bir devirde, parti genel sekreteri Hilmi Uran’a mektup yazarak, ikaz ve tavsiyelerde bulunmuştur. Çok panili idareye geçildiğinde, reyini Demokrat Parti lehine belli etmiştir. Demokrat Parti Emirdağ ilçe teşkilâtını talebeleri kurmuştur. Sonrasında, “O iktidar partisinin lehinde ehl-i dini yardıma davet ediyoruz” demiştir. Bazı Demokrat bakanlarla görüşmüştür. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Başbakan Adnan Menderes’e muhtelif mektuplar göndermiştir. 

Dikkate değerdir, Bedüizzaman Said Nursî, bütün bu kabil fıilleri, “Siyasetin ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” dediği bir vasatta işlemiştir. Nur Talebeleri “ehl-i siyasete karışmadığı”nı,1957′de, Demokratlara açıkça destek verdiği bir vasatta söylemiştir.  Çünkü, bütün bu fiiller ile “siyasetten Allah’a sığınma” ifadesi arasında bir tezat yoktur. Çünkü, söz konusu fıillerin hiçbiri “iktidar”ı hedefleyen bir faaliyet değildir. Hiçbiri “siyaset”e, yani “iktidar olma”ya, yani “devleti yönetme”ye yönelik bir fıil değildir. Hiçbirinde “devlete hâkim olma” hedefı yoktur. 

Yani, ne oy verme, ne bir partiyi destekleme, ne bir pani teşkilâtına şahsen üye olma, ne mitinge gitme, iktidar olmayı hedef tutan bir “siyaset”in şümülünde değildir. Bu fıillerin hiçbirinde, yönetimi ele geçirme gibi bir amaç yoktur. Onun için “istiaze” edilen bunlar değildir. Peki, ya nelerdir? 

Üç tarz-ı siyaset

Bedüizzaman Said Nursî, Risale-i Nur’da, siyasete dair üç ayrı tavırdan söz eder: 

[1] “Siyaseti dinsizliğe âlet;” 

[2] “Dini siyasete âlet;” 

[3] “Siyaseti dine âlet.” 

[ 1 ] Siyaseti dinsizliğe âlet fıkri, yeni bir fikir değildir. Daha Osmanlı zamanında, bu fıkri taşıyanlar vardır. Bediüzzaman, o devirde “siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetleri ve fıkirleri olan “bazı münafık zındıklar”dan söz eder. Bir eserinde, bunları “tttihadçıların yüzde on olan mason kısmı” olarak tarif eder. Bu zümre, “o zamandan yirmi sene sonra” devlete hâkim olmuştur. “Garplılaşmak bahanesiyle siyaseti dinsizliğe âlet” etmeye teşebbüs etmiştir. 

Tek parti dönemi boyunca “istibdad-ı mutlakı rejim telâkki eden bu “gizli komite,” onca sene “vatan ve milletin dehşetli zararına, siyaseti mutaassıbane dinsizliğe âlet etmiştir. Böylece “beşerdeki en dehşetli vahşet ve bedeviyet kanun-u esasîsine irticaa çalışmış”tır. “Dinsizlik düsturlarını kanuna bağlamış”tır. Ama başına hamiyet maskesini takmayı da ihmal etmemiştir. Dahası, “dessasane dini tezyif etmek için,” önce dindarlan siyasete itip, onları iktidar kavgasına sevkedip üstlerine gitmeyi; sonrada “siyaseti dinsizliğe âlet etme”yi plânlamıştır. 

Dikkati çeken husus şudur: Bu zümrenin asıl gayesi, iktidarı ele geçirmek değildir. İktidar, bu “gizli İslâmiyet düşmanları” için sadece bir vasıtadır. Dinsizliği neşretmenin âletidir. “Gizli İslâmiyet düşmanları”nın niyeti, iktidarı ele geçirip, nimetlerinden şahsen istifade ile sınırlı değildir. Sadece zevk-ü safa sürmek değildir. Asıl niyet, başa geçip devlet güçlerini dinsizliğe âlet etmektir. Siyaseti dinsizliğe âlet etmek için iktidarı ele geçirmişlerdir. 

Ve ederler de… Çeyrek asır boyunca devlet güçlerini dini yok etme, dinsizliği yayma hedefı için kullanırlar. 

2] Bedüizzaman, buna mukabil, “dini siyasete âlet etme”yi kesinlikle reddeder. Velev ki, “Biz İslâmı istiyoruz. İslâmı iktidara getirip, İslâma hizmet edeceğiz” desin, böyle bir hareketi kat’iyyen kabul etmez.”İnkılâbcı bir siyaset-i İslâmiye” fıkrine, kendi mesleği açısından muhalefetini açıkça ortaya koyar. Nitekim, öyleleri çıkmış; ve Bediüzzaman onlara karşı tavır koymuştur. Gerek şu ülke içinde, gerek sâir İslâm ülkelerinde böylesi bir anlayışla ortada kalmanın zararları konusunda uyarıda bulunmuştur. 

Meselâ Meşrutiyet devrinde, “siyaseti dinsizliğe âlet” niyetine karşı, “bir kısım dindar ehl-i siyaset, dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeye çalışmışlardı” der Bediüzzaman. Bunu tenkid eder. “İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tabi olamaz” çünkü.”Ve âlet yapmak, İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.”21 Hem,”Hakikat-ı İslâmiye bütün siyasâtın fevkindedir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.”22 

Bediüzzaman Said Nursî’nin, dini siyasete alet edenler için “dindar ehl-i siyaset” demesi manidardır. Evet, bu insanlar dindardırlar. Ama dini siyasete tâbi görmektedirler. Yaptıkları ise “siyaset-i İslâmiye”dir; yâni önce iktidara gelme, sonra o iktidarı İslâm adına kullanmadır. Bediüzzaman, bunun şiddetle karşısındadır. Çünkü, bir kere din siyasete tâbi ve âlet olamaz. Din, devlet ile kâim değildir. ikincisi, böylesi bir hareketle “bâki elmaslar” hükmündeki ilâhi hakikatları “kırılacak âdi şişeler hükmüne” düşürme; iktidar kavgasının oyuncağı yapma tehlikesi vardır. Ki bu, “İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.” 

Bedüizzaman bu noktada ikinci bir hükmü daha ortaya koyar: “Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez.” Bunun örneği, Osmanlı zamanında görülmüştür. Meşrutiyeti askıya alan “Sultan Hamid’in mecbur olduğu istibdad”a bazı alimler İslâmî kılıflar uydurmaya çalışmışlardır. Bu da, İslâma zarar vermiştir. Zira, istibdada hücum edenler, bu arada İslâma da hücum durumuna düşmüşlerdir. Bu açıdan, Bediüzzaman “Otuz sene halife olan bir zat, menfi siyaset namına istifade edildiği zannıyla şeriata gelen tecavüzü gördünüz”25 der. 

Aynı hataya, Cumhuriyet sonrasında düşenler de olmuştur. Meselâ, iktidara hâkim olan zümrenin dinsizliği neşir gayretine karşı silâha sarılan, kuvvete başvuran kimi insanlar neticede dine zarar vermişlerdir. Bu hareket ile, “husulü meşkuk bir maksad için binler günaha girilmiş”tir. “Birinin yüzünden çoklar belâya atılmış”tır. “On ihtimalden bir-iki ihtimale binaen günahlara girilip, masumlar günaha atılmıştır.2 Sonuçta, elde zarardan başka birşey yoktur. Üstelik, sadece şahıslar zarar gönnüş değildir. Bu hareket, zaten dine hücum için bahane arayan “siyaseti dinsizliğe âlet” edici güçlerin eline fırsat vermiştir. Dine yönelik birçok hücum, bu bahane edilerek başlamıştır. Dindarlara yönelik en büyük zulüm, bundan sonra olmuştur. Tekke ve zaviyeler bundan sonra kapatılmış; tarikatlar, Kur’ân öğrenimi, dinî eğitim bundan sonra yasaklanmıştır. Velhasıl, böyle böyle, siyaseti dinsizliğe âlet edenlerin elinde, memleket bir bataklığa girmiştir. Şu ülke dahil, Dârü’1 islâm’ın birçok cüz’ünde yatanan budur. 

Bediüzzaman Said Nursî, içinde bulunduğumuz asra dair şu umumî tabloyu çizer:”Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi.”27 O bataklığa giren iki grup insandan söz eder Bediüzzaman. Yüzden yirmisi, bataklığı misk-ü amber zannedip yüzüne gözüne bulaştınr. Yüzden sekseni bataklığı anlar, ufunetli, pis olduğunu hisseder, ama çıkamaz. “İşte bunlara karşı iki çare var. Birisi, topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır. İkincisi, bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.” 

Bediüzzaman, ikinciyi tercih eder. “Topuz”a benzettiği “siyaset”e girmez. “Siyaset topuzu”nu kullanmaz. Yani, iktidarı hedef alan bir harekette bulunmaz. Bir siyasî parti kurma veya iktidarı hedef alan bir örgütlenmeye girme veyahut belli bir partiye veya partilere girip kadrolaşma gibi tavırlar sergilemez. Ki böylesi bir hareketin akîm kalması mümkün olduğu gibi; bir elde topuz varken nurun insanlara yol göstermesine mani olma tehlikesi de vardır. Bedüizzaman, sadece ve sadece nur göstermeye çalışır. Bu noktada, tesbiti şudur: 

“Hakaik-ı imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam tarafından ”Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara adi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.” 

Burada, “siyaset” ile kast edilenin, meselâ oy vermek, bir siyasî partiye destek olmak olmadığı açıktır. Kast edilen iman hizmeti ile beraber, bir iktidar hedefınin de güdülmesi ve ona da çalışılmasıdır. Bu hedefe ister partileşerek veya devrimci birtakım yapılanmalara girerek doğrudan, ister kadrolaşarak dolaylı şekilde ulaşmak amaçlansın; ikisi de, Risale-i Nur’un yolunda yoktur. Zira, her halde, Risale-i Nur, siyasete âlet ve tâbi edilmiş olacaktır. Oysa, verilen”ders-i Kur’ân,” “bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerinin fevkinde”dir.31 

Bedüizzaman, bu noktada şöyle der: 

“Hakaik-ı imaniye-i Kur’âniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi o Kur’ân’ın hakikatlarını dini dünyaya satan veya âlet eden adamlann nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan imanı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için, Risale-i Nur’un has ve sadık talebeleri, gayet şiddet-i nefretle siyasetten kaçıyorlar.”32 

Burada kast edilen mânâ da açıktır. Risale-i Nur Talebeleri “siyasetten kaçıyorlar,” yani hükûmeti ele geçirme gibi bir hedeften kaçıyorlar. İktidar olma gibi bir faaliyetten kaçıyorlar. Böyle bir neticeyi hedef edinmiyorlar. Çünkü, İslâmiyet güneşini yerdeki ışıklara tâbi ve âlet etmiyorlar. Semavî olan iman hakikatlarını, dünyevî bir mücadeleyle sunmuyorlar. 

Bu mânânın kast edildiği, şu sözle de açığa kavuşmaktadır: 

“Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi ve dahil olmaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i istinad olur.” 

Yani, dine saldıran dinsizlere karşı, onlara muhalif bir siyasî harekete destek olmanın, yardımcı olmanın; ona oy vermenin, ona oy verilmesi için çalışmanın, Riisale-i Nur ölçüleri içinde yeri vardır. Yeri işte budur. Ve bu kabil faaliyetler “Nur Talebeleri siyasetten kaçıyorlar” hükmü ile çelişmez. Çünkü, bu faaliyetlerde hedef, “Nur’I’alebeleri” olarak iktidara geçmek değildir. 

Siyaset dine âlet edilir!

[3] “Islâmiyet bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir”34 der Bediüzzaman. “Eğer mümkün ise,” “siyaset vasıtasıyla dine lıizmet” meşrudur, makbuldur. Yapılabilir, hatta yapılması “vazife”dir.35 “Ehl-i İslâmiyet, hamiyeti diniye ve kuvvet-i imaniye cihetiyle, siyaseti dine âlet yapabilir.”36 

Nitekim Said Nursî, “Eski Said” olarak “bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet etmeye çalışmış”tır. 

“Ve derdi ki, ”dinin bir hakikatını bin siyasete tercih ederim.” Evet, o zamanda kırkelli sene ewel hissetmiş ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin hakaikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmış.”37 

Bu hal, bir “siyasete girme” hali midir? Hayır. Çünkü, hedef devlet idaresi değildir. Hedef, “dine hizmet”tir. Kendisi yönetimde bir yere oturmaksızın, idarî kademelerde yer almaksızın, yönetimi dine hizmet etmeye yöneltmek hedefı vardır. Asıl maksat, budur. Siyasetin dine hizmet edeceği yerde bunun için çalışmak makbuldür, makuldür, meşrudur. 

Bediüzzaman da, mümkün göründüğü vasatta buna çalışmıştır. Ama vakta ki, siyaseti dinsizliğe âlet eden güçler devlete hakim olur; bunu terkeder. Zaten, terketmemiş olsa bile, siyaseti dine lıizmetkâr etmeyi başarması o şanlarda mümkün değildir. Böylesi bir halde, bilakis söz konusu güçlerin kontrolüne girmiş devlet güçlerini üstüne çekip, dine zarır verme tehlikesi vardır. 

Yani, “İslâmiyeti siyasete âlet etme”ye asla kalkışmamış olan Bedüizzaman Said Nursî, “siyaseti dine âlet etme” tavrını ise, yanlış olduğu için terk etmiş değildir. Yeni halde btı mümkün olmadığı için bunu terk etmiştir. Ama ne zaman ki dinsizliği hedefleyen güçlere karşı muhalif ve dine hürmetkâr bir diğer hareket siyaset sahnesine çıkar; ağırlığını bu defa o yöne verir. Siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı yine siyaseti dine hizmetkâr etmeye çalışır. Ama hemen vurgulayalım: Ehl-i siyasete bunu söyleyerek, yoksa, kendisi ehl-i siyaset olarak değil! 

Bir lâhikada, “Vatan ve milletin dehşetli zararına siyaseti mutaassıbane dinsizliğe âlet edenlere karşı bizim siyasete bakmamıza mecburiyet-i kat’iye olduğu zaman”dan söz eder Bediüzzaman. Ve işte o zaman, siyaset âlemine bakar; dinsizliği hedef alan güçlere karşı, onlara muhalif olan Demokratları görür ve “siyaseti dine âlet ve dost yapma vazifesini” bildirir. 

Bediüzzaman, bu vazifeden asla geri kalmayacaktır. 

Bediüzzaman’ın bu noktada “vazife” tabirini kullanması, bilhassa dikkate değer. Bu, “Siyaseti dine âlet ve dost yapmaya çalışılabilir de, çalışılmayabilir de. Ben bu işle ilgilenmeyebilirim” demek değildir. Yani, mümkün olduğu yerde buna çalışmaktan kaçınmak, bir vazifeden kaçmak demektir. Hürriyeti yok eden, İslâma hücum eden, genç dimağları dinsiz fikirlerle dolduran, her kesime dinsizliği neşre çalışan bir tehlikeli harekete karşı; hürriyet ve demokrasi taraftarları lehinde çalışmak, Bediüzzaman’a göre, İslâmî bir vazifedir. Bunu yapmamak, bu vazifeyi ihmal etmektir. Bunun mazereti de yoktur. Zira bu ihtimalle, bilmeyerek de olsa, dinsizliği hedef bilen siyasî harekete güç verilmektedir. En azından belinin kırılmasına mani olunmaktadır. 

İşte bu nokta, siyaset dairesinin de, “ubudiyet dairesi”ne dahil olduğu noktayı temsil eder. Böylesi bir halde, dinin lehinde olan için yardımcı olup, dinin aleyhine olanın aleyhine çalışmak, siyaset dairesinde kulluğu yaşamanın ifadesidir. Zira, hedef, her dairede olduğu gibi, dine hizmettir. İman hakikatlarının inkişafının önüne çekilen kalın zulmet perdesinin yırtılması hedefi vardır. Böylece iman hakikatlarının inkişafına vesile olma hedefi vardır. 

Evet, hakikî dindar “Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir”39 diye bilir. Âyetü’1-Kübra’da ifade edilen şu hakikatın şuurundadır: “İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi, Hâlik-ı kâinatı tanımak ve Ona ibâdet etmektir.” Her mü’min, buna çalışır. Hedefi, gayesi budur. Ve bu gaye, “eğer mümkün ise,”41 siyaseti de bu gayeye âlet etmeye engel değildir. 

Bedüizzaman, bu konuda şu son derece berrak hükmü verir: 

“Hakiki dindar ise, `bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir’ diye siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikata âlet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir.” 

“Hakiki dindar” için “birinci menebe”de önemli iş, kulluğudur. Mü’min, hayatının her ânını, her hal ve şartı buna göre yaşama durumundadır. Yemeğini buna göre yer; işinde buna göre çalışır. Çiçeğe de buna göre bakar; siyasete de… Siyaset dairesinde alması gereken tavrı, “Şöyle bir ülkede, şu şartlarda, hikmet dairesinde, kulluğum icabı nasıl bir siyasî tavır almam gerekiyor?” diye sorarak belirler. O noktada aldığı tavır da imanının bir tezahürüdür. 

Kulluğunu hatıra getirmeden, boşu boşuna, gayesizce, sırf lüzumsuz bir merak ile veya dünyevî bir gaye ile tavrını almayı hakikî bir mü’min için düşünmenin ise, imkânı yoktur. 

Şerrinden Allah’a sığınılan siyaset” nedir?

Buraya kadar yaptığımız tahlili özetlersek: 

“İslâmiyet, umumun mukaddes malıdır. Bütün siyasî cerayanların üstündedir. Mevcudiyeti için şu veya bu siyasî cereyana tâbi görülemez. İslâmiyet, hiçbir siyasete tâbi olamaz. Semavî, ilahî “hakikat-ı İslâmiye”yi siyaset cereyanlarına âlet etmeye kimsenin hakkı yoktur. Nitekim, Bediüzzaman’ın “istiaze” ederek “şerrinden Allah’a sığındığı” bir hal, budur. Bediüzzaman, “maksad-ı aslî”43 olarak, yani “dini ona tâbi kılma ve âlet etme” pahasına siyasetle iştigalden her zaman Allah’a sığınmıştır. 

Eski Said devrinde de; Yeni Said devrinde de… 

Ama siyaset, “eğer mümkün ise” dine âlet ve dost ve hizmetkâr yapılabilir. Yapılmalıdır da. Bunun için yapılan herhangi bir fiili, “şerrinden Allah’a sığınma”yı gerektiren bir fiil olarak göremeyiz. Çünkü, burada, “dini siyasete âlet etmek” söz konusu değildir. Bizatihî ehl-i siyaset olmadan, ehl-i siyaseti dine hizmet ettirmek söz konusudur. Bediüzzaman, mümkün olduğu her zamanda, buna çalışmaktan geri durmamıştır. 

Eski Said devrinde de; Yeni Said devrinde de… 

Bedüizzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye’de, “şerrinden Allah’a sığındığı” husus olarak “dini siyasete âlet” tavına dair paragrafın devamını şöyle getirir: 

“… Hatta, Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki, bir sâlih âlim kendi fikr-i siyasîsine muvafık bir münafıkı hararetle senâ etti ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkid ve tefsik etti. 

“Eski Said ona dedi: `Bir şeytan senin fıkrine yardım etse, rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa, lânet edeceksin. Bunun için Eski Said `Siyasetin ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım’ dedi ve otuz bet seneden beri siyaseti terk etti.”  Burada, “ehl-i siyaset”in-velev ki dindar olsun-düşebileceği tehlikeli hal nazara verilir. Siyaseti asıl maksat yapanlar, ölçüyü muhafaza edemeyebilir. Tarafgirlik nazarıyla haklıyı haksız, haksızı haklı görebilir. “Şeytan birisine yardım etse melek der, rahmet okutur. Ötekisinde melek görse, libasını değiştirmiş seytandır der, lânet eder.” Gayesi “siyaseti dine âlet;” niyeti “dine hizmet;” ölçüsü “din” olmayan böyle biri, aynı siyasî görüşteki siyasetdaşı için hep hüsn-ü zan eder; herşeyini iyiye yorar. Muhalif için ise, daima su-i zan eder; hep kötüye yorar.”Su-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla, dürbünün iki tarafı gibi leh, aleyhdar… Vâhi emareyi bürhan, bürhanı vahi emare görür. 

Oysa gayesi “siyaseti dine âlet;” niyeti”dine hizmet;” ölçüsü “din” olan biri, bu hataya düşmez. Doğruya doğru, eğriye eğri der velev ki doğru öbür tarafta; eğri bu tarafta olsun. Bediüzzaman’ın hayatı ile gösterdiği gibi, siyasetini dine âlet etmek üzere destek verip yardımcısı olduğu siyasî hareketin yanlışını görse, onu da ikaz eder. 

Bu tavırda sakınılacak birşey yoktur. Ama diğeri, tehlikeli bir haldir. Hakka karşı işlenmiş bir zulümdür. Nitekim, “İşte şu zulümdür; ‘Muhakkak ki, insan zâlimdir’ sırrını gösterir”47 der Bediüzzaman. Kurân’ın haber verdiği bu dehşetli halden Allah’a sığınır. “İnad, bazan müfrit fırka mutâassıplarına dalâl ve batılı iltizam ettirir ” der ve bu hale düşmekten Allah’a sığınır. 

Bu noktada, Bediüzzaman’ın “fırka mensupları” tabirini kullanmadığı görülür. “Müfrit fırka mutâassıpları” der Bedüizzaman. Hakkı bâtıl, bâtılı hak gören; doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösteren onlardır. Yani,”siyasetten Allah’a sığınmanın” şümulünde, şahsen “parti mensubu” olmak yoktur;”müfrit fırka mutaassıbı” olmak vardır. Sığınılan, “ifrat” ve “taassup” halidir. Hakkı bâtıl, bâtılı hak görme halidir. Ama bir parti mensubu kendi siyasetdaşının yanlışını da görebiliyorsa; bâtılı hak imiş gibi te’vile çalışmıyorsa asıl ölçüsünü “siyaset” kılmıyorsa, bunda korkulacak bir hal yoktur. 

Ki, meselâ, Bediüzzaman’ın hayatta olduğu 1950′lerde, Demokratların Emirdağ ilçe teşkilatı başkanı, onun bir talebesidir. Bir milletvekili de… Zira, “bazı kardeşler Nur’lar namına değil, belki kendi şahısları namına girebilirler.” 

Bu son hüküm, son derece önemli noktaları içermektedir. Bir kere, eğer aslolan ehliyet ve liyakat ise, kim o liyakatı gösteriyorsa, o tercih edilir. Yoksa, birisi, “Ben filâncayım. Ben fılân dinî kesimin temsilcisiyim. Şu kadar oyum var” diye siyasete giremez. Çünkü, kimsenin oyu kimsenin cebinde olamaz, olmamalıdır. Ki, devlet yönetiminde yer almak bir “selâhat” işi olmaktan önce “mahâret” işidir; ehil ellere ulaşması gereken bir iştir. Bir kişinin çok mütedeyyin olması yahut meselâ Risale-i Nur’u çok iyi okuyup düşünüyor olması ayrıdır; iyi bir yönetici olmak ayrıdır. (Zaten, bir mektupta Bedüizzaman’ın tespit ettiği gerçeğe bakılırsa, ilk halifeler ve de sonraki bazı ender hükümdarlar hariç, iki meziyeti aynı anda koruyabilen olmamıştır.) 

Konu siyasî tercihse, o naktada, hak ölçüler içinde ve de hikmet dairesinde en ehliyetli görünen tercih olunur. Kaldı ki, meselâ “Ben daha dindarım” veya “Ben filân cemaat adına buradayım” tavrının ardında, dolaylı da olsa, dinî hassasiyetin oya tahvili gayreti vardır; ki bu “dini siyasete âlet etme” şümulüne girer. Dahası, siyaset âleminde “dindarlar,” “Nur’lar,” v.s. adına diye ortaya çıkılırsa, o tek kişinin-veya bir zümrenin-yanlış bir hareketi doğrudan “din”e,”dindarlar”a, “Nur’lar”a mal edilecektir; ve kimsenin buna sebebiyet vermeye hakkı yoktur. 

Kısacası, bir ehl-i din siyasete girse, yalnız kendi namına girebilir. “Din” namına; “hakka hizmet” namına girdiğini söyleyemez-velev ki niyeti bu olsun!
 

Metin Karabaşoğlu, Köprü, sayfa: 3, Bahar 1995

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: