–=[Muhabbet Fedaileri]=–

Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

Sivil Üniversite: Risâle-i Nur Hareketi

Posted by HakanBa Mayıs 16, 2007

Bediüzzaman, kurulan yeni devletin kurum ve kuruluşlarının yapılandırıldığı bir sırada, asrın iman ve irfan hareketinin ilk adımlarını atar. Barla’da, ücra bir köşededir. Hiç alâkası olmadığı halde, Şeyh Said isyanı bahane edilerek Doğu’dan, Van’dan koparılıp alınmış ve hiç tanımadığı bir çevrede ve tanımadığı insanlar arasında ikamete mecbur edilmiştir. 1926-1934 yılları arasındaki ülke şartları göz önüne alındığında, yolu olmayan ve dağlar arasında kurulmuş küçük bir yerleşim birimindeki hayat şartlarının ne kadar zor olduğu anlaşılır. Üstelik yabancıdır. Ve etrafa da, bu sürgünün Kürt ve tehlikeli olduğu propagandası yapılmaktadır. Orada bulunan Jandarma Karakolu’na da, köylülerle temasına mâni olunması için tâlimat verilmiştir. Fakat o, kendisini kuşatan bu kadar baskı ve zulüm halkalarına hiç önem vermez. Zira onun için Allah’ın yâr olması kâfidir ve “O yâr ise herkes yârdır.”

48 yaşında Barla’ya getirilen Bediüzzaman, ilk olarak Yokuşbaşı Mescidi İmamı olan Muhacir Hafız Ahmed’in misafirhanesine yerleşir. Burada kısa bir süre kalır. Bu kısa süre içerisinde, onun farklılığını müşahede eden ve kendisi de bir ehl-i kalb olan Muhacir Hafız Ahmed, büyük bir muhabbet ve hürmet duymaya başlar. Böylece Barla’daki ilk talebesi olur. 8,5 yıllık Barla sürgünü boyunca bütün aile efradı ile birlikte her daim hizmetine koşar.

1926 yılının hemen başında ve soğuk bir kış gününde Barla’ya gelen Bediüzzaman’la birlikte bu belde, farklı bir hüviyet kazanmaya başlar. İlk olarak 10. Söz, aynı yılın bahar aylarında yazılır. Haşir bahsi, iman esasları içerisinde çok çetin ve önemli bir rükün olmakla birlikte, münafıkların ehl-i imanı şüphe ve evhama düşürmek için çok sık kullandıkları bir meseledir. Barla’nın yemyeşil dağlarını ve bağlarını gezerek kısa bir süre içerisinde bu harika eseri tamamlar. Her hakikatı yazılırken “yüzer âyât-ı Kur’âniyyenin bariz yardım ve himayesini” müşahede eder. Bu eserin el yazması bir nüshası Barla’lı bir tüccar olan Bekir Dikmen Bey’e verilir. Bekir Bey, ticaret için İstanbul’a gittiğinde bu eseri de beraber götürür ve orada Harf inkilâbından önce bin adet bastırır. Böylece bu “Sivil Üniversite”nin ilk kitabı basılır. Bediüzzaman bu olaya çok sevinir.

Gaybî bir istihdam ile yazdırılan ve zor bir dönemde basılan bu eser, aynı zamanda, Allah ve ahireti inkâr için başlatılacak bir kampanyanın aynı dönemine tevafuk eder. Bediüzzaman, basılan bu Haşir Risâlesi’nden bir miktarını Ankara’ya gönderir. Bu risâlelerden bir tanesi de eski Van Valisi ve dostu Tahsin Bey vasıtası ile yeğeni Abdurrahman’ın eline geçer. Yeğeni Abdurrahman, amcası Üstadın emrine muhalefet ederek ondan ayrılmış ve Ankara’ya yerleşmiştir.1 O sıralarda bir bunalımda olduğu anlaşılan Abdurrahman’a bu kitab tam bir ilâç olur. Abdurrahman, bu eseri okuyup tam mânâsıyla istifade ettikten üç ay sonra çok genç yaşta, daha otuzuna gelmeden vefat eder. Haşir Risâlesi’nin bu nüshaları, Ankara’da önemli kişilere verilir. Bir nüshası da, inkâr kampanyasının aktörlerinden Abdullah Cevdet’in eline geçer. Bu kitabı okuyan Abdullah Cevdet, büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve ahireti inkâr etmek maksadıyla yazmayı düşündüğü kitabı yazmaktan vazgeçer. Çünkü Haşir Risâlesi’nin yazılmasıyla birlikte, eserinin hiçbir etkisinin olmayacağı kanaatine ulaşmıştır. Bu kitabın ortaya çıkmasıyla birlikte, Barla’daki baskı ve zulüm de artmaya başlar.

Bu zulüm ve baskılar arttıkça, insanların ilgi ve teveccühü de o nisbette çoğalır. Risâleler arka arkaya yazılmaya devam edilir. Barla ile birlikte çevre köy ve ilçelerde de risâleler okunmaya ve yazılmaya başlanır. Bu muhteşem okuma ve yazma seferberliği, İlâhî inayete tam mazhar bir şekilde, iman ve Kur’ân hizmetinin inkişafına vesile olur.

İnsanlar tam bir şevk ve heyecan içinde yeni telif edilen risâleleri yazmak ve okumak için gayret göstermektedirler. Bunlardan bir tanesi de İslamköylü Hafız Ali’dir. Yeni yazılan Risâleler, öncelikle Barla’nın çok yakınında bulunan ve Eğirdir’e bağlı bir köy olan Bedre’de imamlık yapan Hoca Sabri’ye gönderilmektedir. Hoca Sabri kendisi için bir nüsha yazdıktan sonra, genellikle İslamköy’e, Hafız Ali’ye göndermektedir. Risâlelerin kendisine ulaşması geciktikçe Hafız Ali sabırsızlanmakta, evinin damına çıkarak Bedre’ye yönelmekte ve Hoca Sabri’ye hitaben “Keçeli İmam, mes’ulsün, mes’ulsün” diye seslenmektedir. Hafız Ali, bu hitablardan sonra, yeni yazılan risâlelerin daha kısa bir sürede eline ulaştığını müşahede etmektedir. Hafız Ali’nin yaşadığı duyguların benzeri, birçok köy ve beldede hamiyet sahibi insanlar tarafından da yaşanmaktadır. Dalga dalga yayılan bu imana hizmet çalışmaları ve manevî seferberlik sonucu binlerce nüsha yazılır ve perde altında elden ele dolaşmaya başlar. Bu manevî cihad ve gayretlerin sonucunda yüzbinlerce risâle elle yazılır. İmkânsızlıklar ve baskılara muhatab olunsa bile, imana hizmetin en müşahhas örneğinin verilmesi sayesinde “İman, tekniğe meydan okur” ve “sivil itaatsizliğin” en destansı bir numunesi sergilenir.

Her ne kadar Bediüzzaman’ı ücra bir köye göndererek unutturmak için böyle bir sürgün planlanmışsa bile, o Barla’ya sığmamış; daha doğrusu Barla bir hitab kürsüsüne dönüşmüş, Bediüzzaman da sabır, azim ve kararlılıkla büyük bir manevî mücahedeye girişmiş, maddî kılıçlarla ve siyaset yoluyla neticeye ulaşılamayacağını, âhirzamanın bu büyük fitne ve inkâr fırtınasına karşı ancak müsbet iman hizmeti ile karşı konulup muvaffak olunacağını hadislerden çıkararak, bu yolu tercih etmiştir.

Bu nurları söndürmek için yapılan her hamle ve girişilen her faaliyet, tam aksi bir şekilde neticelenmiş, insanların dikkatinin ve merakının bu eserlere yönelmesine vesile olmuştur. Bu dikkat ve merakın neticesinde, bu eserleri okuyarak imanını taklidîden tahkîkîye inkişaf ettiren insanlar, tam bir hizmet aşkı ve heyecanı ile dolmuşlardır. Üstelik bu eserleri okuyan insanların ilminde meydana gelen inkişaf, sosyal hayata yansımış ve her biri mahallerinin en muteber insanları haline gelmişlerdir.

1934 yılına kadar Risâle-i Nur’un mühim parçalarının büyük bir ekseriyeti Barla’da yazılmış; bu 8,5 yıllık sürgün, kıyamete kadar ümmet-i Muhammediyeyi (asm) sahil-i selâmete çıkarıp, şaşmaz bir Kur’ânî pusula olacak muhteşem Risâle-i Nur Külliyatın yazılması için mümbit bir zemin olmuştur. Daha sonra ikamet ettiği Isparta’da, Eskişehir Hapishanesi’nde, Kastamonu’da, Denizli Hapishanesi’nde, Emirdağ’da ve Afyon Hapishanesi’nde yazılan diğer risâleler ile tamamlanan bu paha biçilmez Kur’ânî hazine; ehl-i iman için büyük bir istinadgâh, tükenmez bir ümit kaynağı ve yanılmaz bir rehber vazifesini deruhte etmiştir.

“Bediüzzaman; gizli cemiyet kuruyor, rejim aleyhindedir; rejimin temel nizamlarını yıkıyor” gibi uydurma ve hükûmeti aldatıcı tertip ve ittihamlarla 1935 senesinde Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde, îdam kastıyla ve muhakkak sûrette mahkûm edilmesi direktifiyle yargılanmak üzere2 Isparta’dan Eskişehir hapsine doğru götürülürken, binlerce insan yollara dökülmüş, duâlar ve gözyaşlarıyla uğurlanmıştır. Hükümetin bu meseleye verdiği ehemmiyeti göstermek ve halkın üzerinde psikolojik baskı yapmak maksadıyla, bu sırada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Jandarma Genel Komutanı Kâzım Özalp, yüz kişilik özel bir Jandarma Birliği ile Isparta’ya gelmiş ve bu operasyonu bizzat yönetmişlerdir. Etrafa Bediüzzaman ve talebelerinin idam edileceği söylentileri yayılmasına rağmen, bu korku ortamı bile halkın alâka ve muhabbetine engel olamamıştır.

Eskişehir Hapishanesi, İsmi Azam’ın altı nuru olan Otuzuncu Lem’a’nın telifiyle aydınlanmış, burada düşünülen her türlü plan ve suikast akim kalmış ve bu hapsin sonunda gönderildiği Kastamonu sürgününde, baskı ve zulmün dozu daha da arttırılmış, fakat her sürgün memleketi, yeni hizmet ve inkişaf merkezlerine dönüşmüştür. Öyle ki, sürgünde ikamet edeceği yerler özellikle emniyet karakollarının hemen yanıbaşında veya karşısında olan meskenler olarak tesbit edilmiş, böylece sürekli tarassut ve kontrol altında tutulmuştur. Kastamonu’da kendisinin ilk talebesi olan Çaycı Emin Bey’le görüşmek için, yatağını ona satmış, sattığı yatağını ondan kiralayarak kirasını ödemeyi, bir görüşme vesilesi yapmıştır. Sekiz seneyi aşkın bir süre Kastamonu’da kalan Bediüzzaman, burada hedef olduğu yalan ve iftira dolu suçlamalar ile Denizli Hapishanesine gönderilmiştir.

Denizli Hapsinin bir hediyesi olan Meyve Risâlesi, hapishaneyi adeta bir medreseye çevirmiştir. Denizli Hapsinin ardından getirildiği Emirdağ’da bir ara baskı ve şiddet o kadar artmıştır ki, kapısına bekçi konmuş, günlerce yanına kimsenin gitmesine izin verilmediği gibi, hava almak için dahi dışarı çıkmasına müsaade edilmemiştir. Bu duruma bir çare bulmak için, hizmetinde büyük bir gayret ve ihtimam gösteren Çalışkanlar ailesi tarafından komşu dükkânın duvarı delinerek, zarurî ihtiyaçları bu şekilde karşılanmaya çalışılmıştır.

Afyon hapsi, zulüm ve haksızlığın zirveye çıktığı, insan hak ve hürriyetleri ile insaf ve merhametin ayaklar altında çiğnendiği muamelelere sahne olmuştur. Öyle ki, camların birkaç milim buz tuttuğu soğuk Afyon kışlarında, camı kırık büyük bir hücreye tek başına konmuş ve yetmiş yaşını geçmiş ihtiyar âlim bir zat, böyle bir ortamda ölüme terk edilmiştir. Hayatının her safhasında olduğu gibi, burada da tecellî eden İlâhî inayet sonucu, dayanılmaz zulüm ve işkencelerin uygulandığı bu kara zindandan sağ olarak çıkmış ve artık demokrasinin yavaş yavaş güzel yüzünü göstermeye başladığı bu ülkede, demokrasi, din ve vatan düşmanları kendi kahırları ve mağlûbiyet sancıları ile baş başa kalmışlardır.

Hiçbir şekilde yılmayan ve ümitsizliğe kapılmayan Bediüzzaman, bu eşsiz mücadelesi ve manevî cihadı sonucu “büyük bir irfan ve iman üniversitesinin” kurulmasına vesile olmuş, yüzbinlerce vatan evlâdının bu gönüllü ve sivil üniversitede manevî bir arınma ve tekâmül eğitiminden geçmesine hizmet etmiştir. Bu büyük sosyolojik olgu, bugün Türkiye’nin olduğu kadar, bütün dünyanın da bir gerçeği haline gelmiştir. Maddî ve manevî her türlü feragat ve fedakârlık ile ulaşılan bu görkemli muvaffakiyet, yirmi birinci yüzyılda da, bütün ihtişamıyla tesirini ve varlığını göstermeye devam edecektir inşallah.

Dipnotlar:

1- Barla Lâhikası, Yeni Asya Neşriyat. Sayfa. 32

2- Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat. Sayfa. 191

Abdülkadir MENEK / Yeni Asya

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: