–=[Muhabbet Fedaileri]=–

Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

Reşha Mesleği

Posted by HakanBa Mayıs 16, 2007

Risale-i Nur’un benim için belki de en anahtar risalesi olan Yirmidördüncü Söz’ün en kritik ve de en çetrefilli kısmı ise, “İkinci Dal”dır. Her sayfasında tekrar tekrar dallanıp budaklanan bu dal’ı her veçhesiyle kavradığımı sanmıyorum; ama burada sözü edilen ‘reşha mesleği’nin, Risale-i Nur mesleğinin en iyi sembolik özeti olduğunu düşünüyorum. 

Bu bahiste sözü edilen zühre, katre ve reşha, temsilde üç insanı veya üç grup insanın tiplemesi olarak gözükür. Ama, gerek bu anlatılan zühre, katre ve reşhanın temel özelliklerine; gerek Mesnevî-i Nuriye’deki “Zühre”, “Katre” ve “Reşhalar”a bakınca, bu üç temsilin aslında aynı insanda bulunabileceği anlaşılır. Bizatihî İkinci Daldan anlaşıldığına göre, zühre “kendi nefsinin muhabbetine dalmış.” “nefsin mehasini ile telezzüz ve iftihar eden” insan tiplemesidir. Öte yandan, Risale-i Nur’un geneline baktığımızda, görürüz ki, nefis evvelâ ve bizzat kendini sever. Başka herşeyi kendine feda eder. Kendinde bir kusur ve noksan görmek istemez. Bu bakımdan, ‘zühre’den, nefsi ağır basan insanlara işaret edildiği sonucu kadar, bunun ‘nefs’e, dolayısıyla her insana baktığı sonucu da çıkarılabilir. Bir diğer deyişle, zühre, nefsin gidebileceği yolu; nefsin nasıl Rabbini tanıma noktasına sevk edilebileceğini gösterir. Belki, “Onyedinci Lem’a” olan Zühre’nin, bir de bu gözle okunması gerekir. 

Katre temsilinin ise hususan sebepler âlemine ve kâinata baktığı, bizatihî İkinci Dalda net bir biçimde gözükür. Ki, katre yolunun yolcusu, ‘katre-i fikr’ taşıyan biridir; ona atfedilen diğer özellikler ise, akıl ve felsefe, ilim ve hikmettir. Öte yandan, Mesnevî’deki Katre risalesi, kâinatın nasıl elli beş cihette Sâniin varlığına ve birliğine işaret ve delâlet ettiğini izaha çalışmaktadır. Bu bahislerden hareketle, ‘katre’nin kâinata bakarak Yaratıcıyı tanıma yolunda yürüyen bilim ve felsefe erbabına baktığı sonucu rahatlıkla çıkarılabilir; ama biraz daha genelleştirirsek, ‘katre’ ile temsil edilenin ‘akıl’ olduğuna hükmetmek de kesinlikle mümkündür. 

Reşha ise, doğrudan doğruya Güneşe muhatap olan hakikat yolcusunu temsil eder. Doğrudan Güneşe muhatap olmak ise, nefsanî ve kevnî berzahlara uğramaksızın, “veraset-i Ahmediye (a.s.m.) ile, vahye muhatabiyetin ifadesidir. Mesnevî-i Nuriye’deki Reşhaların-ki aynı zamanda Ondokuzuncu Söz’dür-niye Muhammed-i Arabî’yi (a.s.m.) anlattığını bu çerçevede düşünmek gerekir. Reşha mesleği, Muhammed-i Arabî’nin en mükemmel derecede temsil ettiği; ve ‘en güzel örnek’ olarak bütün insanlara ders verdiği yoldur. Öte yandan, yine İkinci Dal’daki reşha bahsine bakarsak, ‘akla sığışmayan’ın, reşha mesleğinde giden kalbe sığıştığı; reşha olanın, ehl-i katrenin (aklın) yetişemem dediği şeyi, ‘itminan-ı kalb’ ile gördüğü anlaşılır. Ki, kalb, “mahall-i iman” ve “âyine-i Samed”dir; dolayısıyla, berzahlar o yolda araya girmez. 

Özetle, İkinci Dal’da üç değil, dokuz tabaka insan vardır. Ve bunların mahiyetini belirleyen, zühre-misal nefis, katre-misal akıl, reşha-misal kalbe nasıl muhatap olduklarıdır. 

Diğer bir deyiş ile, meselâ aklı ile hakikatı bulmaya çalışan, ama akıl-kalb imtizacını yaşamayan, yani aklını kalbinin rehberliğine vermeyen; dahası, Kur’ânî ifadeyle kalbiyle akletmeyen (bkz. Hacc, 22:46) bir insan, elbette ‘zühre ve katredeki berzahlar’da takılıp kalacaktır. Dolayısıyla, bana arzedilen soruda belirtildiği üzere, “İsm-i Azamlarla ya da her ismin azam mertebesi verilerek isbat edilen hakikatları ihata edemeyecek”tir. Âfâki tefekkürde “ilmelyakînden daha öteye gidemeyecek”tir. 

Ama, Yirmidördüncü Söz’ün sonundaki şifreyi çözen; yani İbrahimvari “Lâ uhibbul âfilîn” diyen biri için, âfâkî tefekkürde aynelyakîne, hatta hakkalyakîne uzanabilir.

Burada önemli olan, İbrahim’in (a.s.) yalnız ‘ufûle gidenler’de kalmaması; kendi kalbinde âfâktaki ‘ufûle gidenler’e karşı ‘sevmem’ cevabını buluşu; diğer bir deyişle enfüsî ve âfâkî tefekkürü buluşturmasıdır. Çünkü, bu şekilde insan ‘ufûle gidişler’de takılıp kalmamakta; dönüp, bunun kendi iç dünyasındaki tercümesine bakmaktadır. Vahidiyet içinde boğulması muhtemel akıl; vahidiyet içinde ehadiyeti nazara verdiren kalb sayesinde, ‘boğulmak’tan kurtulmaktadır. Bana iletilen soruda iktibas edilen bahis de, “Celâl isminin koca kâinattaki tefekkürü fikir yoluyla zor, her dairenin ve her nev’in lisanı çok geniş” demektedir-fikir yoluyla tefekkürü zor; yoksa kendisi zor değil! 

Nitekim, öte yanda, meselâ “Perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek” diyen; yani hakkalyakîn derecesinde bir imana erişen Hz. Ali vardır. Risale-i Nur müellifinin “iman mesleğinde hususî muallimi”nin Hz. Ali (r.a.) olması da manidardır. 

Bu bahsi, sadece bazı ipuçları vermiş olduğumu bilerek burada noktalıyor; bu meseleleri müstakil çalışmalar suretinde ele alacak akıl ve kalb gözü açık insanların günyüzüne çıkmasını rahmet-i Rahman’dan niyaz ediyorum.Ayrıca, Risale’nin ‘zor’ bahislerine talip olan kardeşlerimi bir kez daha tebrik ediyor; ve müphem bıraktığım veya atladığım noktaları bana iletmelerini rica ediyorum. 

Metin Karabaşoğlu/ Yeni Asya /98

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: