–=[Muhabbet Fedaileri]=–

Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

Bediüzzaman, “Avf Meslek Ahlâkı” ve “İ’la-i Kelimetullah” (1)

Posted by HakanBa Mayıs 16, 2007

Bu çalışmada ilk olarak Bediüzzaman’ın İ’la-i Kelimetullah kavramına yüklediği anlam üzerinde durulacak daha sonra ise İ’la-i Kelimetullah safhasına ulaşabilmek için gerekli kurumlardan olan Avf Meslek Ahlâkı’nın genel nitelikleri yine Bediüzzaman’ın genel yaklaşımları esas alınarak belirlenmeye çalışılacaktır. Bu arada İ’la-i Kelimetullah safhasına ulaşmada Avf Meslek Ahlâkı’nın taşıyıcı kadrosu olan “öncü azınlık”ın çeşitli kategorilerini oluşturan “Esnaf İslâmı” ve “Müçtehid İslâmı” kurumları incelenecektir. Meslek Ahlâkı Kavramı içine genel olarak boydan boya bir dünya görüşü girdiğinden burada sadece iktisadî ve iktisadî faaliyetlere yakınlığı ölçüsünde sosyal ve siyasal olgular ele alınacak, geri kalan kısımları başka bir çalışmada incelenecektir.

Bediüzzaman ve “İ’la-i Kelimetullah” kavramı

İ’la-i Kelimetullah kavramına Bediüzzaman, İslâm Medeniyeti anlamını yükler ve bu safhaya ulaşılabilmesi için gerekli altyapıların neler olduğunu belirlemeye çalışır. Seleften farklı olarak Bediüzzaman, bu zamanda İ’la-i Kelimetullah’ın ancak “maddeten terakki ve hakiki medeniyete girmekle mümkün olabileceğini” ileri sürer. Aynı şekilde: “Fen ve sanat silâhıyla İ’la-i Kelimetullah’ın en müthiş düşmanı olan cehil, fakr ve ihtilaf-ı efkâra karşı cihad edeceğiz” diyerek İ’la-i Kelimetullah safhasının temel dinamiklerinden olan bilim ve teknolojiye işaret eder. Hatta daha ileri giderek “İ’la-i Kelimetullah’a mani olan (şeyin) şeriata da mani olacağını savunur. Bediüzzaman’ın üzerinde kısaca durmak yararlı olacaktır: İ’la-i Kelimetullah safhası başka bir çalışmada ayrıntılı olarak üzerinde duracağım İslâm toplumlarının konjoktürel salınımlarının benim “Fazilet safhası” adını verdiğim bir safhasına denk düşer.

İslâm toplumları tarihi incelendiği ve belirleyici bazı unsurları renkli kalemlerle işaretlendiğinde önümüze şöyle bir anlamlı grafiğin çıktığı görülür: İslâm toplumları genel olarak “çöküntü” veya “resmi zorunlu bozgunculuk safhası” diyebileceğimiz bir safhadan hareketle “zorunlu bozgunculuk gizli iyilik safhası”na; bu safhadan “çatışma ve bunalım safhası”na; bu safhadan “zorunlu iyilik gizli bozgunculuk safhası”na ulaşır. Bu safhadan sonra ise süreç devam ederek tekrar “zorunlu iyilik gizli bozgunculuk”; “bunalım ve çatışma” ve “zorunlu bozgunculuk gizli iyilik safhası”na gelerek “çöküntü” safhasına yeniden döner. Veya bu salınımı “fazilet safhası”ndan başlatıp, “çöküntü safhası”na doğru da sıralayabiliriz. Bu safhalardan bizi burada ilgilendiren safha “fazilet safhası”na denk düşen İ’la-i Kelimetullah safhasıdır.

Burada vurgulanması gereken başka bir nokta İ’la-i Kelimetullah safhasının tek boyutlu ve homojen bir safha olmadığıdır. Aksine bu safha toplumların birikim, tecrübe düzeyi, ihtiyaçlarının niteliği ve şiddet düzeyi gibi dinamikler tarafından belirlenmektedir. İslâm toplumları ölçeğinde şimdiye kadar bana göre iki İ’la-i Kelimetullah safhasına şahid olunmuştur: Bunlardan biri Asr-ı Saadet, ikincisi 15-16. yüzyıllara tekabül eden Osmanlı medeniyetinin belirlediği safhadır. İ’la-i Kelimetullah safhasının ümmeti tepeden tırnağa saran bir safha olmadığını hemen belirtelim. Ümmet genel olarak çöküntü veya başka safhalarda iken, bazı İslâm toplumları İ’la-i Kelimetullah safhasına daha yakın safhalarda bulunabilir. Veya tam bu eğilimin tersi olarak ümmet genel olarak İ’la-i Kelimetullah safhasında iken bazı İslâm toplumları daha geri safhalarda olabilir.

Ümmeti içinde bulunduğumuz dönem açısından değerlendirdiğimizde günümüzde “bunalım safhasında” bulunduğumuzu; fakat süratle İ’la-i Kelimetullah safhasına doğru sürüklendiğimizi söyleyebiliriz.

Bir çalışmada da ifade ettiğimiz gibi bu zamana denk düşen İ’la-i Kelimetullah safhasının genel niteliklerini şöyle özetleyebiliriz: Bu seviye öyle bir ümmetsel tavandır ki, buraya sadece bir cemaat, kavim, millet ve devletin çalışmaları ve birikimiyle değil, topyekün bir ümmetin gayreti, bilgi, teknoloji, kültür ve düşünce birikimiyle ulaşılabilir. Doğal olarak ilk hareket “tecdid çevresi” dediğimiz “mikro çevrede” buluşan ve adına “öncü azınlık” dediğimiz kesimin akıl almaz dinamizm ve faaliyeti ile başlayacaktır. Fakat zamanla bu hareket anonimleşerek ümmete malolacaktır.

Bu seviyenin genel olarak iki boyutu vardır; biri, içe dönük yaşama tarzı şeklinde oluşan boyutu (insan-ı kâmil); diğeri, dışa dönük eylem tarzında ortaya çıkan boyutu. İçe dönük yaşama tarzının en göze çarpan müesseseleri; Adalet, Şefkat, İffet, Hikmet, Marifet, İhsan ve İktisat gibi müesseselerdir. Aslında dışa dönek eylem ve aksiyon niteliğinden daha önemli ve verimli olan içe dönük yaşama tarzı olan yukarıdaki niteliklerin hayatta gerçekleştirilebilmesidir. Yani A. Toynbee’nin ifadesiyle “makro kozmoz”dan “mikro kozmoz”a vurgu kayması medeniyetin sağlıklı şekilde devam ettiğinin en önemli işaretidir. Yoksa, adaletsiz, şefkatsiz, iffetsiz ve hikmetsiz dışa dönük eylem ve aksiyonlar hem uzun ömürden yoksun olurlar, hem de “ruhsuz” ve “şiiriyet”ten uzak olurlar. Max Weber’in, İslâm Dini’nin çeşitli safhalarını değerlendirirken “Kurtuluş Dini” bağlamında göndermede bulunduğu ilk Nebevi ve Sahabi safha “içe dönük” boyutun hakim olduğu safha olmalıdır.

Dışa dönük eylem boyutu ise iktisadî, sosyal, siyasî ve bilimsel sahalarda ortaya çıkar. Uluslararası ilişkilerde ifadesini bulur. Bu aşama öyle bir sosyo-ekonomik yapıyı ifade eder ki bu safhada İslâm toplumu genel olarak “ümmet”in “marifet”, “tevhid”, “adalet”, “şefkat” ve “ihsan” gibi aşkın ilkelerini yer kürede yaşayan tüm akıl ve şuur sahiplerine her an ve her fırsatta, sürekli ve etkin bir tarzda takdim ve enjekte edebilme güç, imkân ve kapasitesine ulaşabilmesidir. Mevzuyu biraz daha açalım: Sözkonusu ümmet, ilimde, teknolojide, ekonomide, kültürde, sanatta, edebiyatta, siyasette, ahlâkta, askerî alanda, ulaşım ve haberleşmede; öyle bir seviyeye çıkmış olsun ki, bu ümmet, ideolojisi olan yukarıda sayılan ilkeleri ve bu ilkeler istikametinde belirlenen davranış kalıpları ve mekanizmaları dünya ölçeğinde televizyon ekranlarından, radyo vericilerinden, sinema perdelerinden, gazete ve kitap sayfalarından, her türlü müzik enstrümanından, baskısız, dayatmasız ve zorlamasız tüm insanlara takdim etme vazifesini yerine getirebilsin.

Böyle bir seviyeye ulaşmak Bediüzzaman’a göre aynı zamanda ümmet için bir farz-ı kifayedir. Ancak bu seviyeye çıktıktan sonra ümmet Allah’ın arzu ve isteklerini insanlığa ulaştırabilir. Sadece bu seviyede “İslâmın izzeti” tam olarak korunabilir. Zaten ümmet

fertlerini hareketli bir hayat tarzına zorlayan, onlara çok yüksek idealler ve ufuklar gösteren şey dinamik “İ’la-yı Kelimetullah” hedefidir. Bu safhaya ulaşmak için çalışmak her İslâm toplumu için namaz ve oruç gibi zorunlu bir dinî görevdir. İlginçtir ki, Bediüzzaman Muhakemat adlı eserinde bilimsel alanda gelişme ve sanayileşmeyi “farz-ı kifaye” olarak değerlendirmektedir. Kendi orijinal ifadelerinden özetleyelim: “…Sani-i Zülcelalin hilkat-ı âlemde cari ve taksimü’l-amal (işbölümü) kaidesinden akan kanun-u tekemmül (gelişme ve uyulması) farz iken…” bu emre ümmet gerekli şekilde itaat etmemiştir. Oysa Bediüzzaman’a göre “…şeriat-ı hilkatin farzü’l-kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i mânevî vermişken…” ümmet su-i istimal ile o şevki kırmış ve söndürmüştür. Zorunlu olarak da bunun hem dünyevî hem de ahirete ait sonuçları son derece olumsuz olmuştur.

Yukarıda kısaca değinildiği gibi her dönemin İ’la-i Kelimetullah tarzı farklıdır. Bu tarz bizim “öncü azınlık” dediğimiz kesimin ihtiyaçları ve özlemleri istikametinde şekillenir. Öncü azınlığın özlemleri ise “makro çevre”nin tasallutu ve dayatması tarafından belirlenir. 15-16. yüzyıl İ’la-i Kelimetullah tarzının geniş ölçüde teorik planda belirleyicisi olan İmam-ı Gazali ve izleyicileri ilginçtir ki tüm vurguyu “içe dönük inşa”ya kaydırmıştır (insan-ı kâmil). İhya; ihlas, riyazet, tevekkül, kanaat, rıza, sabır; gibi içe dönük inşa temalarıyla doludur. İ’la-i Kelimetullah’ın ticaret, endüstri, bilim, imar ve inşa tarafına ciddi bir vurguya şahit olunmadığı gibi, sanki gizli bir ihmal bile sezilmektedir. Bence bunun nedeni sözkonusu dönemdeki insanların ihtiyaçları ve özlemleridir. Bu dönemde ümmetin bilim, teknoloji, sermaye, endüstri ve ticaret gibi maddî alanlarda belli ölçüde yeterliliğe sahip olmasına rağmen ahlâkî ve dinî açıdan derin bir çöküntünün içinde bulunmaktadırlar. Gerçekten bu dönemde ümmet derin bir “ye’s” içinde kıvranmaktadır. Maddî araçlara ihtiyaçları ise sınırlı düzeydedir. Bundan dolayı “Tecdid Çevresi”nin bütün vurgusu riyazet, halvet, sabır, itaat ve ihlasa kaymış daha sonra gelen İ’la-i Kelimetullah’ın şekilleniş tarzı da bu istikametlerde olmuştur.

Burada zihin karışıklığını önlemek için konuyu biraz daha açmak gerekir. Geleceğin İ’la-i Kelimetullah tarzını doğal olarak şimdiden belirlememiz ve açık olarak kestirmemiz mümkün değildir. Fakat kalın çizgileriyle tahmin etmemiz ve belli ipuçlarından hareketle sezinlememiz mümkündür. Bundan dolayı Bediüzzaman’ın bu zamanda İ’la-i Kelimetullah’ın ancak “maddeten terakki” ile olabileceğini öngören düşüncesinden hareketle bilim, teknoloji, endüstri, iletişim, felsefe ve askerî organizasyonlardan sözediyoruz. Ancak bu kurumlar sadece Batı’da emsalleri son derece bol olan kurumların taklidi değil, onlardan istifade de edilerek “Müçtehid İslâmı” tarafından geliştirilecek kurumlardır.

İ’la-i Kelimetullah konusunda başka önemli bir nokta bu safhanın bizim şimdiki tahminlerimizin tam tersi bir istikamette şekillenme ihtimalidir. Şimdi biz teknoloji, endüstri, büyüme vs. derken belki gelecek yüzyıllarda insanlık tam bunların tersi bir hayat tarzını tercih edebilir. İktisadi gelişmeden nefret edebilir; siyasî yapılanma ve bloklaşmalardan iğrenip tekrar tabiata dönmek isteyip doğayla bütünleşmek isteyebilir. Nitekim İngiltere’de yapılan bir çalışmada kent insanını yaklaşık yüzde yetmişinin mevcut teknolojik yaşantı tarzını arzu etmedikleri ortaya çıkmıştır. Günümüzde Batılı eleştirmenler yavaş yavaş böyle bir yaşantı tarzının psikolojik ve ideolojik zeminini hazırlar gibidirler.

O zaman böyle anti-bilim ve anti-teknoloji düşüncesinin hakim olduğu bir ortamda geliştirilecek paradigma da bu tip hayat tarzına uygun olacaktır.

Gelecekte ortaya çıkacak dünya görüşü ne şekilde olursa olsun şimdi ve yakın gelecekte hakim olan paradigma “maddeten terakki”ye dayandığından bu dönemlerde de İ’la-i Kelimetullah ancak maddeten terakkiyle olabilecek demektir. Maddeten terakki için ise genelde iki önemli beşerî dinamik gerekmektedir. Bunların birine biz “Esnaf İslâmı”nın İ’la-i Kelimetullah’a giden yolun döşenmesindeki misyonunu kısaca inceleyelim.

Esnaf İslâmı ve “Avf” Meslek Ahlâkı

Burada ilk olarak “neden esnaf” sorusuna kısaca cevap arayalım Kanaatıma göre İ’la-i Kelimetullah sürecinin ilk ve en önemli mimarlarından biri “Esnaf”tır.

Burada “esnaf” kurumundan; faaliyet hacmi olarak orta ölçekten başlayıp yer yer büyük ölçeklere doğru meyillenen, son derece esnek ve verimli bir üretim ve dağıtım yapısına sahip üretim ünitelerini ve bu üniteleri organize eden kadroları kastediyoruz. Fakat, mülkiyeti tabana yayılarak anonimleşen dolayısıyla mülkiyet duygusunun yıpranmasına yol açan, millî sınırları aşarak çok uluslu şirket haline gelerek yoğun bir sömürü ağı kuran, spekülasyon ve bankerlik gibi şaibeli işlemlerle meşgul olarak haram kazanç peşinde koşan ve faaliyet alanını “rant”a endeksleyerek verimli ve reel alanlarda faaliyet göstermeyen birimleri ve faaliyet alanlarını “esnaf” sınırları içinde değerlendirmiyoruz. Bu tip yapılanmaların gerek psikolojik açıdan gerekse sosyo-ekonomik ve siyasal açıdan faydalı olacağını da sanmıyoruz. Bununla birlikte geleneksel esnaf anlayışımızın basık ve mütevazi sınırlarını taşmış; özellikle verimlilik konusunda son derece dinamik ve esnek bir yapıya kavuşmuş bir üretim ünitesi ve faaliyet hacmi bizim “Esnaf İslâmı” tanımımız içinde yer alacaktır. Tanım içinde ilk olarak dikkati çeken husus önerilen işletmenin orta veya ortanın üzerinde bir işletme ölçeği ve faaliyet hacmi olmasıdır. Neden dev holding ve şirketler “Esnaf İslâmı” içine girmiyor? Son derece teknik olan bir konuyu burada derinliğine incelememize imkân yoktur. Ancak burada şu kadarını söyleyelim ki, her sektörün veya üretim kaleminin kendine mahsus bir optimum işletme ölçeği vardır. Bu ölçeğin aşılması durumunda ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve ahlâkî açıdan son derece olumsuz sonuçların doğması kaçınılmaz olur. Günümüzde çok uluslu şirketlerin ve tröstlerin dünya ölçeğindeki yıkıcı etkilerini hepimiz biliyor ve yaşıyoruz. İlginçtir ki, kapitalizmin “kutsama” görevini üstlenen ve bunu da geniş ölçüde başaran Max Weber bile kapitalizmin gelişmesi ve devamını orta ölçekli veya orta ölçeğin biraz üstünde üretimde bulunan işletmelere ve küçük zanaat ve tüccar kesimine bağlar.

Weber’e göre Avrupa kapitalizminin gelişmesinin temelinde özerk şehirler ve onların gelişmesinde de zanaatkâr ve küçük tüccar gibi belirli statü gruplarının oluşturduğu şehre ait dindarlık yatar. Weber ne spekülasyon ve bankerlik gibi kirli ve şaibeli faaliyetler peşinde koşan “vurguncu”ları ne de kıraç kesimlerde yaşayan köylüleri kapitalist gelişme için gerekli bir unsur olarak görmez. Weber, köylünün doğanın büyüsel yolla idaresiyle ilgilenmesine karşılık kentlinin fiziksel ve ekonomik olarak doğadan uzaklaştığını; ayrıca kentli zanaatkârlarla küçük tüccarın hayat tarzı onları Hıristiyan dindarlığının rasyonel ve ahlâkî boyutlarını önceden hazırladığını ileri sürer. Hesaplılık unsuruna ilaveten zanaatkârın ekonomik faaliyeti dürüstlük, iyi iş adamlığı, güvenirlik ve kurallara göre oynama gibi nitelikleri de taşırdı. Esnaf, zanaatkârlar ve bazı mesleklerin örneğin bazı tekstil işçilerinin tefekkür için zamanları vardır ve bu yüzden sistematik dinî düşüncelere kapılmaya daha yakındılar. Köylülerin aksine bu düşük orta sınıflarda topluluk dinine, kurtuluş dinine ve son olarak da rasyonal ahlâkî dine doğru kesin bir eğilim göze çarpıyordu.

Aynı eğilimi ünlü bir Batılı iktisatçı olan Schumpeter’de de bulmak mümkündür. Düşünüre göre kapitalizmi geliştiren ve dünyaya hakim bir sistem haline getirenler “yaratıcı ruh” taşıyan müteşebbislerdir. Ancak kapitalizm geliştikçe anonim şirketlerin ve çok uluslu şirketlerin piyasalara hakim olmasıyla müteşebbis kesim ortadan kalkmakta, dolayısıyla “yaratıcı yıkıcılık” ölmektedir. Düşünüre göre, kapitalist süreç feodal toplumun kurumsal iskeletini nasıl yıktıysa hemen hemen aynı yolla kendi temelinin de altını oymaktadır. Kapitalist sistemde ortaya çıkan dev denetim birimleri burjuvaziyi mülkiyet denetiminden uzaklaştırmaktadır. Ayrıca kapitalist süreç kaçınılmaz olarak küçük üretici ve tüccarın ekonomik zeminine saldırıda bulunur ve tahrip eder. Kapitalizm öncesi kesimlere yaptığının aynısını kapitalist sanayinin alt katmanlarına da yapar. Bir taraftan küçük üreticiyi öldürürken diğer taraftan da mülkiyeti devleştirerek anonimleştirir ve sonunda mülkiyeti de öldürür. Kapitalist süreç, bir fabrikadaki duvarların ve makinaların yerine bir paket hisse senedini koyarak mülkiyet düşüncesindeki canlılığı öldürerek insanlarda uğrunda mücadele edecek bir değer bırakmaz. Öyle ki “hisse sahibi” unvanını taşıyan kişi “kendi” fabrikası ve onun denetimi için dövüşme, gerekirse merdivenlerinde ölme iradesini yitirir.

Bu bakımdan Esnaf İslâmı dediğimiz kesimin de orta ve ortanın üzerinde bulunan ölçek ve ünitelere mahsus olması; çalışma şevkinin ve mülkiyet duygusunun kaybolduğu, beşeri ve doğal çevrenin istismar edildiği dev holdingler ve kartellerin hem ekonomik gelişme hem de İslâmî duyarlılık açısından arzu edilmeyen bir yapılanma olacağı düşüncesindeyiz. İ’la-i Kelimetullah safhasına giderken gerçekleştirilecek sosyo-ekonomik gelişme herhalde kapitalist araçlar ve meslek ahlâkı ile olmayacaktır. Müslümanın bizzat kendi referans kaynaklarından ürettiği meslek ahlâkı ile olacaktır. Burada biz ahlâkî

“Avf Meslek Ahlâkı” denilmesini öneriyoruz.

Avf Meslek Ahlâkı ve İ’la-i Kelimetullah

Başka bir çalışmamızda (Bünyamin Duranoğlu, 1995) kısaca ifade edildiği gibi Avf Meslek Ahlâkı kavramı büyük sahabi Abdurrahman bin Avf’a izafeten türetilmiş bir kavramdır.

Bilindiği gibi Batı’da rasyonel ve aktif meslek ve iş ahlâkı Püriten Meslek Ahlâkı kavramlarıyla ifade edilir. Hatta bir çok Batılı düşünür İslâmdaki iş ve meslek ahlâkını incelerken Püriten ahlâka gönderme yaparak inceler. Hatta İslâmın bu niteliğine Püriten Meslek Ahlâkı diyenler bile vardır ve bu kavramlaştırma giderek yaygınlaşma eğilimindedir. Oysa Püriten Meslek Ahlâkı doğrudan Protestanlıktan kaynaklanır ve Protestanlığın değerleri üzerinde yükselir. Oysa bu konudaki İslâm’ın veya daha dar anlamda Müslümanların referans ve ilham kaynakları Kur’ân ve Hadis’in genel ilkeleri ve Sahabilerin yaşantısıdır. Bu bakımdan kavramlaştırma da referans kaynaklarına uygun olmalıdır. Bu çelişkiyi ortadan kaldırabilmek amacıyla Protestanlıkla İslâmın meslek ahlâkı arasındaki farklılığı net bir şekilde yansıtan, fakat olayı kendi anlamlığında vurgulayan yeni bir kavramın üretilmesi gerekliliğine inanıyorum. Esnaf İslâmı’nın meslek ahlâkını yansıtır nitelikte benim önermek istediğim kavram Aşere-i Mübeşşere’den olan büyük sahabi Abdurrahman Bin Avf’a izafeten “Avf Meslek Ahlâkı” kavramıdır. Burada hemen insanın aklına buna neden “İslâm Meslek Ahlâkı” demediğimiz sorusu gelebilir. Kanaatime göre bu olguya “İslâm Meslek Ahlâkı” dememiz doğru değildir, çünkü İslâm Meslek Ahlâkı içinde aynı zamanda “aktif riyazet” ve “aşırı zühd”e dayanan ve dünyadan el-etek çekmeyi öngören Ebuzer (r.a.)’ın ahlâkı ve dünya görüşü de vardır. Oysa burada kasdedilen Meslek Ahlâkı Ebu Zer’in (r.a.) değil, Abdurrahman Bin Avf’ın (r.a.) meslek ahlâkıdır.

Burada kısaca neden ve hangi tarihi değerlerden dolayı bu kavramı seçtiğimizi anlatmakta yarar vardır. Bilindiği gibi Abdurrahman Bin Avf (r.a.) herşeyini bırakarak Medine’ye hicret eden Mekke’nin ileri gelen tüccarlarından biri idi. Hadis külliyatında Abdurrahman Bin Avf’ın çalışma, kazanma ve tasadduk etmesiyle ilgili yığınlarca materyal mevcuttur. Biz burada konuyla ilgili sadece iki olay naklederek yetineceğiz.

İlk olarak Hz. Âişe’nin (r.a.) naklettiği şu olayı zikredelim: Şiddetli bir kuraklık ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir yaz gününde öğle vakti herkes evine çekilmiş istirahat etmekteydi. Peygamberimiz de istirahatte idiler. Bir ara dışarıdan bir gürültü duyuldu. Gürültü şiddetini artırarak her tarafı kapladı. Hemen odadan dışarı çıktım; insan sesi deve sesine karışmış Medine ana-baba gününe dönmüştü. “Abdurrahman B. Avf’ın kervanı Şam’dan geliyor” dediler. Medine’ye 700 deve ile erzak getirmiş. O arada Peygamberimiz de dışarı çıktı. Olayı öğrenince öyle mutlu oldu ki: “Abdurrahman B. Avf’ı sürünerek Cennete girerken görüyorum” dedi. Bu söz hemen Abdurrahman B. Avf’ın kulağına gitmiş, biraz sonra Peygamberimizin huzuruna gelerek: “Ya Resulallah! Sürünerek değil koşarak Cennete girmek istiyorum. Bundan dolayı 700 deveyi üzerindeki yükleriyle beraber Allah yolunda Müslümanların istifadesi için tasadduk ediyorum” dedi.

Abdurrahman Bin Avf’la ilgili başka bir olay: Peygamberimiz Mekke’den hicret eden Müslümanlarla Medine’li Müslümanları kardeş yapmıştı. Kur’ân’a göre bunlar birbirine varis bile olabiliyordu. Abdurraman Bin Avf’ın Medine’li kardeşi Sa’d Bin Rabi idi. Sa’d, Abdurrahman Bin Avf’ı evine götürdü ve “Bak Abdurrahman, ben Medine’nin en zenginlerindenim. Falanca yaylada şu kadar keçi sürüm var, yarısı senin, falanca yerde şu kadar ağacı olan hurma bahçem var yarısısı senin, evimde iki tane hanımım var, beğen birini boşayayım biri senin” dedi. Abdurrahman Bin Avf teşekkür ettikten sonra “Hiçbir şey istemiyorum. Bana pazarın yerini göster yeter” dedi. Pazarın yerini öğrenen Abdurrahman Bin Avf (r.a.) Medine pazarında alış-verişe ve kısa zaman sonra da sermaye edinerek uzun mesafe ticaretlerine başladı. Birgün sabah namazına zaferan kokusu sürünerek gelmişti. Peygamberimiz “Ya Abdurrahman, evlendin mi yoksa?” dedi. Abdurrahman Bin Avf: “Evet ya Resulallah” dedi. “Kadına mehir olarak birşeyler verdin mi?” dedi. “Bir hurma ağacının meyveleri kadar altın verdim ya Resulallah” dedi.

Gerek aktif hayat anlayışı, gerekse “infak” ve “ihsan” gibi Müslümanca davranışı Abdurrahman Bin Avf’ın (r.a.) meslek ahlâkını zamanımız Müslümanları için önemli bir model konumuna getirmektedir. Bu seçkin

 sahabenin bir de dünyada iken Cennete gireceği kesinleşen on kişiden biri olması bu modelliği daha da anlamlandırmaktadır.

Avf meslek ahlâkının genel nitelikleri Kur’ânî ilkelere dayanan niteliklerdir. Bunları iş ve meslek açısından şöyle sıralayabiliriz: 1) Şevk, 2) Hikmet, 3) İhsan, 4) İnfak, 5) Adalet, 6) Kudsiyet, 7) Rıza ve 8) Marifet. Bunlardan burada sadece “şevk” ve “hikmet” prensipleri üzerinde durulacaktır. Bu prensipler ve bu prensiplerin gerektirdiği insan tipi ve toplum organizasyonları Bediüzzaman’ın genel yaklaşımlarından üretilmeye çalışılacaktır.
 

Prof. Dr. Bünyamin Duran

 

Üçüncü Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu 1995, sahife: 160,  Yeni Asya Yayınları  (Nesil Basım Yayım), İstanbul, 1996.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: