–=[Muhabbet Fedaileri]=–

Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

‘Son Şahitler’ Kategorisi için Arşiv

CEYLAN ÇALIŞKAN

Yazan: HakanBa Temmuz 13, 2007

Son Şahitler 2.Cild s. 380

CEYLAN ÇALIŞKAN

Abdülkadir Ceylân Çalışkan l929 yılında Emirdağ’da dünyaya gelmişti.

Babası Mehmed Çalışkan, annesi ise Ayşe Çalışkan’dı.

Küçük yaşta annesini kaybeden Ceylân Çalışkan annesiz, öksüz olarak büyüyordu.

l944′ün yaz sonlarında Emirdağ’a gelen Üstada bütün Çalışkan ailesi yardıma ve hizmete koşmuştu.

Mehmed Çalışkan, oğlu Ceylân’la birlikte Üstada nasıl gittiğini şöyle anlatmaktadır:

“Bir gün Ceylân’la beraber Üstadı ziyarete gitmiştim. Üstad:

“Oğlun mu?’

“Evet.’

“Fırsat düşmüşken çocuğun mektep işini danışayım dedim:

“Efendim, çocuk çalışkan ve zeki, onu yüksek mekteplere vermek istiyorum, ne buyurursunuz?”

“İyi! Zeki ve çalışkan olduğu için evvelâ benden iman dersi alsın, sonra yüksek mektebe devam etsin’ diye buyurdu.

“Böyle bir cevap beklememekle beraber, hemen razı oldum. Zaten Üstadın her emrini yerine getirmeye çalışırdık. Ev işlerimizi olduğu gibi, hususî meselelerimizi dahi hep kendisine danışırdık.

“Ceylân’a verdiği ilk ders: Sıdk!

“Buyurdu ki:

“Daima doğru olacaksın. Hiç yalan söylemeyeceksin. Sana bir milyon lira verirler, sen bana ihanet edebilirsin, fakat ismin ebediyyen kötü anılır.’

“Ceylân’ın vazifesi, Üstadın söyleyip kendisinin yazdığı mektupları, sonra eve gelerek daktilo etmektir.

“Üstad, ‘Bu usûl zor’ demişti. ‘Sana on beş günde İslâm yazısını öğreteceğim.’ Ve hakikaten öğretti. Nasıl öğretti, hangi usûlü takip etti, bilmiyorum.

“l948 senesinde tevkif edildiğimiz zaman sadece bizim Çalışkan ailesinden altı kişi vardı. Ceylân o zaman l9 yaşlarındaydı. Yani Ceylân genç ve körpe yaşında zindanlara atılmıştı.

“Ceylân’ın askerlik çağı geldiğinde, Üstad onun biraz geç asker olmasını istemişti. Müracaatlarımızı yapamadık ve Ceylân asker oldu.

“Üstadına ‘Allaha ısmarladık’ diye veda ederken, hakikaten maddi-manevî hastalıklarımızın derin ilmiyle ve derya gibi olan şefkatiyle tedavi eden Nur’ların Müellifi yavruma şu nasihatı vermişti:

‘Sen Risale-i Nur’un esaslarını hareketlerinle yaşa!”

“Sonra bir not verdi. Bu notlarda, ‘Benim şarktaki dostlarıma ve talebelerime selâm olsun!’ diye yazmıştı.

“Ceylân Urfa’ya gidince bunu bir Nakşî şeyhine verince, şeyh kağıdı cebine koymuş. ‘Bunu benim için yazmış’ demiş.

“Aradan epeyce zaman geçti. Ceylân, usta asker oldu. izin sırası gelince iznini almış, fakat zekâ ve çalışkanlığından dolayı, mükâfat izniyle beraber iki ay! Durumu bana bildirdi, ‘Baba, ne yapayım?’ diye soruyordu. Tabiî, biz de Üstada sorduk.

“Tamam tamam kardaşım, Ceylân Urfa medresesinde kalsın’ diyerek cevap vermişti.

“Biz biraz üzüldük. Aylar sonra çocuğu görecektik, o da olmadı. Tabiî emir Üstadımızındı. Ceylân Urfa medresesinde kalmıştı.

“Bir ara o medreseye polisler gelip Ceylân’ın ifadesini almışlarsa da neticede birşey çıkmadı.

“Nihayet askerliğini bitirdi ve geldi. Bir gece evde kaldıktan sonra ertesi gün, Üstad.

“Bak kardaşım, senin çok evlâdın var; bunu da bana ver’ dedi.

“Üstadım, biz Ceylân’ı daha evvel size vermiştik’ dedim.

“Böylece, Ceylân yatağını evden toplayıp, Üstadın yanına gitti.”

İşte bundan sonra, Ceylân Çalışkan, zekâsıyla, dehasıyla, eşsiz kabiliyetleriyle, asrın sultanına, dâhi-i âzam Üstada talebe, hizmetkâr ve manevî  bir evlât olmuştu-tıpkı kardeşlerinin evlâtları Abdurrahman ve Fuad gibi..

Ceylân’ın Üstadla alâkası pek çok hatıraları bulunmaktadır.. Bunlardan tesbit edebildiklerimi anlatayım:

 

Kavunun başına gelenler

Üstad bir gün kavunun başını kesmiş, içinin yumuşağını kaşıkla yemiş, kalan sert kısmı da “Bunu götürün, teberrüken yiyin” demiş.

Bakraç gibi olan bu kavunu Ceylân bir rafa koymuş, bir-iki gün sonra bu kavunu almış, ipten kulp takmış ve iki katlı evin üst penceresinden, kuyuya sarkıtır gibi aşağıya sarkıtmış, çekmiş, böylece oynamış.

Üstad kavunu ne yaptıklarını Ceylân’a sorduğu zaman, olduğu gibi anlatınca, “Peki,” demiş, “Doğru söylediğin için bu sefer sizi affettim.”

l948 Afyon hapishanesinde Nur talebelerden bir gurup. Ayaktakiler soldan itibaren Metin Halıcı, Halil Çalışkan, yanında Mustafa Acet, Sol başta oturan ise Ceylân Çalışkan

 

“Ceylân’ı dünyaya vermeyeceğim

Üstad, Ceylân’dan çok memnundu. “Ceylân kabiliyetli bir genç. Dünya işini de yapar, ahiret işini de. Fakat onu dünyaya vermeyeceğim” derdi.

Bir gün “Ceylân, senin hayatın uhrevîdir. Eğer dünyevî olsa pek azdır!” diyen Üstad, babası Mehmed Çalışkan’a ise, “Bu oğlunun iyiliği, babanın sana ettiği dualarının neticesidir” demişti.

 

Lâtifeler…

Küçük yaşta Üstada manevî bir evlat olan Ceylân Çalışkan, hiçbir kimsenin yapmadığı ve yapamadığı lâtifeleri, şakaları yapmıştı. Yine bunlardan tesbit edebildiklerimi, lâtif lâtifelerini anlatayım:

Üstad bir gün arabada giderken  Ceylân Çalışkan’a radyoyu açtırmış. Mustafa Sungur bu durumu bilmediği için, Ceylân hem radyoyu kapamıyor, hem de gülüyormuş. Mustafa Sungur’un ısrarıyla Ceylân radyoyu kapatınca, Üstad, “Ceylân, radyoyu aç, Sungur da dinlesin!” demiş ve “Kardaşlarım, ben sizin dinlediğiniz gibi dinlemiyorum” diyerek radyodaki hava zerrelerinin vazifeleriyle alâkalı dersler vermiş.

***

Bir meseleden dolayı Ceylân’ın canı sıkılınca, Üstad gönlünü almak için iltifat ederek, “Ceylân, size malta eriği alacağım” deyince, Ceylân, “Üstadım, gönlümüzü mü alıyorsun, yoksa yeni dünya mı alıyorsun?” diyerek mukabele etmiş.

 

“Ben oklava yedim”

üstad bir yanlışlıktan dolayı hiddet edip, küçük kulunç değneği ile vurduktan sonra, “Size baklava alacağım yemeniz için” deyince, “Ben oklava yedim Üstadım” diye, yine üstadı tebessüm ettirmiş.

 

“Nine ihtiyardır”

Bahar günü arabayla kır gezintisi yaparken otlayan koyunların, kuzuların yanından geçerken. Üstad, “Ceylân, sana bir koyun alacağım, bir de nine alacağım. Nine koyunu sağar, sen de sütünü içersin” deyince, Ceylân “Nine ihtiyardır, bu işleri yapamaz Üstadım” diye cevap vermiş.

 

“Zekeriya’nın dolmuşu

“Bir gün babasının yazdığı hasret ve şikâyet mektupları üzerine Zekeriya Kötapçı, Abdullah Yeğin’e hitaben Emirdağ’a, Üstada gelmesi için mektup yazmış. Bunun üzerine Yeğin Urfa’dan kalkıp, Emirdağ’a, Üstadın yanına gelmiş. Üstad hiddet edip, böyle durup dururken niçin geldiğini sorarak hiddet etmiş. Zekeriya Kitapçı’nın mektubu üzerine bu işin olduğunu anlayan Ceylân Çalışkan, zekâsından fışkıran cevabını biraz da argoya sarsarak, hemen cevap vermiş: “Zekeriya’nın dolmuşuna binmiş. Üstadım.”

 

“Bir huri bana yeter”

Üstad iman ve Kur’ân hizmetini ehemmiyetini, bu zamandaki fedakârlığı anlatarak, “Size yirmi huri de verilse, yine bu hizmeti terk etmemeniz lâzım deyince, Ceylân Çalışkan yine lâtifesini yapmış: “Üstadım, bir tanesi yeter bana.”

l96l yazında Nur talebeleriyle birlikte Ceylân Çalışkan’ı birinci şubede nezarete koymuşlardı. Hadisede mühim bir unsur olan Said Özdemir, elindeki içinde Nur’un matbaa klişeleri, formaları da çantasıyla birlikte, fırsatını bulup firar etmişti. Yirmi üç gün kadar Nur talebeleri nezarette kalınca Ceylân Çalışkan şu mısraları yazmıştı:

“Ağustos’un dördüncü haftası

“Said ve çantası

“Birinci şubeden bırakıp kaçtı

“Başımıza sevaplı belâlar açtı.”

Bu şiiri eline alıp okuyan Birinci Şube Müdürü, “Bunu kim yazdı?” diye sormuştu. “İçinizden en eski kimse onunla konuşalım” diyen Birinci Şube Müdürü Muzaffer Yılmaz’a Ceylân Çalışkan, “Eskilere itibar olsa, bit pazarına nur yağardı” diye şaka yapmıştı.

***

Harbiyede sabahleyin kapılar geç açılınca, içerde sıkışıp kalan Ceylân Çalışkan şu lâtifeleri satırları yazmıştı:

“Saat on bire geldi

Yemeğe hâcet kalmadı

Halimize demeye hacet kalmadı

Herkes hacetini içerde görür

Hacetim var demeye hacet kalmadı

Burası bir sivri adadır

Yassıada’ya gitmeye hacet kalmadı.”

 

       “Hizmet eyle imana”

Yüksek zekası yanında şiire ve şairliğe de merakı, kabiliyeti olan Ceylân Çalışkan, Hanımlar Rehberi’nin sonundaki “Nurcuların Kasidesi” isimli şiirde askerlerin “Annem, beni yetiştirdi, bu vatana yolladı” marşına bir nazire olarak yazmıştı.

“Annem beni yetiştirdi, bu hizmete yolladı.

Teslim etti risaleyi, Allah’a ısmarladı

Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle imana.

Sütüm sana helâl etmem, çalışmazsan Kur’ân’a.”

şeklinde yazarak, iki makamda okunan bu marşı, zaman zaman  arabaya aldığı çocuklarla birlikte okurdu. Üstadla kırlara çıktığı günlerde yine bu marşı Nur talebeleri okurlardı.

Bir şaka ve lâtife tarzında yazılan bu şiiri ise “Emirdağ Nurcularını Medhiye ve Mathiyeleridir” ismini taşımaktadır.

Kış gelince hepsi sözü verdiler

Yaz gelince çabuk geri döndüler

Parlayan bir mum gibi söndüler

Ne sebatkârdır bu Emirdağlılar

Risale-i Nur içinde adları çıktı

Talebelik yapa yapa canları çıktı

İçlerinde zaten hiç arslan yoktu

Ne kahramandır bu Emirdağlılar

Bir vak’a olunca hepsi kaçarlar

Mübarek gecelerde hepsi uçarlar

Talebelik köprüsünde önde geçerler

Ne ileri yönlüdür bu Emirdağlılar

Mirac gecesinde kırklar toplandı

Karnı aç olanlar manen yoklandı

Maşaallah gündüz gibi günahları paklandı

Ne günahsızdır bu Emirdağlılar

Yazı yazmak bizde birinci gaye

Yapamıyoruz ama ne çare

Nefsimize veriyoruz büyük bir paye

Ne mütevazidir bu Emirdağlılar

Önümüzdeki gece Leyle-i Berat

Çok çalışalım ele geçmez bu fırsat

Şimdi gelse de sarsmaz bu memat

Rabıta-ı mevtlidir bu Emirdağlılar

Kimi Üstadın hep halini sorar

Kimi ziyaret eder, Üstadı yorar

Kimi gece gündüz üç gece arar

Ne lopçu bu Emirdağlılar

Vaktaki kalem yazdı, olduk biz de talebe

Zındıkaya, küfre karşı çaldık galebe

Zülfikar gitti Mısar’a, Şam’a, Haleb’e

Nef fütuhatçıdır bu Emirdağlılar

İhlâslıdır, birbirine küserler

Bid’adları, riyaları köklerinden keserler

Âlem-i ervahda rüzgâr gibi uçarlar

Ne maneviyatçıdır bu Emirdağlılar

Menfaati hiç âlet etmeyen

Rızadan başka gaye gütmeyen

İhlas hilâfına, yola gitmeyen

Ne ihlâslıdır bu Emirdağlılar

Nur uğuruna kesseler bizim kelleyi

Elimizde tutarız ateş gülleyi

Korkarız karanlıkta görsek gölgeyi

Ne metanetlidir bu Emirdağlılar

Söyle söyle sende mi ulvî himmet?

Esrar-ı atom, irşad-ı devlet

Sende mi hep umumî gayret?

Ne keşfiyatçıdır bu Emirdağlılar.”

 

Ceylân’dan annesine mektup

l929′a doğup l963′de cennet yaşında şehit olan Ceylân Çalışkan, amcası Abdullah Çalışkan’ın hanımının vefatı dolayısıyla kendi üvey anasına, ahiretten ve ebediyetten bahseden şu mektubu yazmıştı:

“Çok sevgili, çok müşfik valideciğim, Senin ellerinden, hem mübarek ayaklarından hasretle, hürmetle, iştiyakla öperim. Hem son musibetinizden başınız sağolsun.

“Sevgili valideciğim, dünyadaki herşey ve her ölüm bize diyor ki; siz de fanisiniz, siz de öleceksiniz. Cenab-ı Hakkın bahtiyar kulları bütün bu hadiselerden hisselerine düşen dersi alırlar. Yani kendi nefislerine derler ki:  “Ey nefis, sen lâyemut değilsin, fânisin, ibret al, sırat-ı müstakimden ayrılma. Ve her işinde âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı olan Kadîr-i Zülcelâl-i Velikramın rızasını esas maksat yap’ der. Bunu böyle söyleyen ve böyle yapan bir abd Biiznillahi Teâla saadet-i ebediyeye vâsıl olur.

“Ey müşfik anneciğim! Cenab-ı Hak sana musibet perderleri arkasından öyle nimetler ihsan etmiş ve öyle lütuflar vermiş ki, eğer şükür ile mukabele etsen, pek cüz’î olan amelin seni her iki cihanda mesut etmeye kâfi ve vâfidir.

“Birincisi: Bu zamanda en büyük hizmet-i imaniyenin kahramanı ve sertacı olan Üstadımızın şahsî hizmetinde az da olsa sakadaktla istihdam edilişin ve o kudsî rehberin yemeğini pişirmen, bazı çamaşırlarını yıkamak suretiyle onun o kudsî hizmetine iştirak edip dualarına pek yakınları arasında dahil olman acaba kaç kadına nasib oldu ki?

“Bu doğrudan doğruya alâka ve hizmetinizi bir taraf etsek de bilvasıta olan hizmetinize dahi nazar etsek göreceğiz ki, yine en bahtiyar sensin. Sen Risale-i Nur’a hizmet edenlere hizmet etmek şerefine nail oldun. Bu mazhariyete, eğer kadınlar taifesinin aklı başına gelse ve kalb gözleri açılsa idi, canlarını feda edecekler ve seninle adeta yarışa gireceklerdi. Hem sana bütün hayatları boyunca gıbta edeceklerdi.

“Cenab-ı Hak ve Teâla Hazretleri seni ağuş-u rahmetine almış olacak ki, bütün bu saadetler üzerine bir yenisini daha yetim terbiyesi suretinde ihsan etmiş bulunuyor.

“Merhum ve mağfur Abdullah amcadan kalan üç yetime Cenab-ı Hakkın masum emanetleri ve vedîaları olarak bakmanız ve onları kendi öz evlâtlarınızdan ayırd etmeyerek şefkatinizle onlarla alâkadarlığınız hem maddî hayatımıza, hem manevî hayatımıza öyle bir nur serper ki rıza-ı İlahî için olmak şartıyla o nur bütün hayatımızı saadete ve nura kalb edip aydınlatabilir ve saadet çiçekleri açarlar.

“Ey muhterem anne, sen bu hizmetlerinde benim bu biçare nazarımda öyle ulvîleşiyorsun ki, adeta Peygamberimizin ‘Cennet anne ve babanın ayağı altındadır.’ Cenab-ı Hakkın ‘Onlara üf bile demek caiz değil’ mealindeki kudsî emirlere mâsadak olmaya ehil olacak bir vaziyet kesb ediyorsun

“Ey müşfik anne, sen aynı zamanda yetimler annesisin. Birinci yetim benim.

“Fakat ben nankör çıktım. Belki herkes benim kadar nankör olamaz, Kadir kıymet bilirler. Velev ki, benim gibi bilmeseler dahi, madem ki herşeye nâzır ve her yerde hazır bir zerre kadar bir şeyi zayi etmez. Bütün hayır ve şer onun elindedir. Bütün ücretleri o verecektir ve ondan beklemelisin.

“Şu kararsız fâni dünyada sen bizzat yetimlerle ve kendi masunların meşguliyeti yüzünden, belki ehl-i dünya zevkperest kadınlar gibi boş vakit bulup, dünyevî işlerle lüzumsuz şeylerle meşgul olamazsın ve belki ehl-i dünya kadınlar tarafından ‘Dünyanın en hayır sever kadını sen misin? Kendi çocukların varken başkaları ile uğraşmak neden?’ denilebilir. Ve belki bizzat kendilerine iyilik ve şefkat edip baktığın ki, yedirip, kuşatıp, terbiye ettiğin çocuklar akılları ermeye başlayınca küfran-ı nimet ederek, senin kıymetini bilmemezlik badbahtlığına-Şimdi senden afv isteyen biçare Ceylân gibi düşeceklerdir. Ve bizzat senin nefsin, kalbinin, ruhunun rağmına olarak, bu kudsî, sevapdar, Allah’ın, Peygamberin, Üstadımızın ve bütün ehl-i hakkın razı olup istedikleri hizmeti arzulamayacaklardır. Fakat düşün ki, Cenab-ı Hakkın rızası için yapılan en küçük amel dahi en büyüktür. Cenab-ı Hak kabul etse, bütün halk reddetse kıymeti yok. Cenab-ı Hak razı olsa, bütün dünya küsse tesiri yok. Eğer O razı olsa, kabul ederse ve hikmeti iktiza ederse, halklara da kabul ettirir. Onları da razı eder.

“Hatta bir darb-ı mesel var: ‘İyilik et denize at, balık bilmezse de, Hâlık bilir.’ Varsın, bütün bu hizmetlerinin kıymetini elinde duadan başka hiçbirşey bulunmayan biçare insanlar bilmesin.

“Herşeyin anahtarı Onun elinde olan Hâlık-ı Zülcelâlin bilmesi senin ve bütün beşeriyet için kâfi ve vâfidir.

“Anneciğim, senin dünyevî ve uhrevî saadetin hiç her zaman dua etmekteyim. Senden de dua beklemekteyim. Bilhassa masum yavrulardan. Onların cümlesinin gözlerinden hasretle öperim. Bütün akraba-yı taallûkata, ninelerime, yengelerime, dayılarıma selâm eder, ellerinden öperim. Dualarına el açarım.”

El Bakî Hüvel Bâki Biçare, duanıza muhtaç evlâdınız: Ceylan

 

Ceylân’ın Bayram’a mektubu

Ceylân Çalışkan, asker olduğu günlerde kendisi gibi Üstadın talebesi ve arkadaşı Bayram Yüksel’e şu satırları yazıyordu:

“Çok sevgili mübarek kardeşim,

“Senin güzel mektubunu aldım. Fakat ancak izinli günlerde mektup yazabildiğimiz için cevabı geç kaldı. Kardeşim, kusura bakma. Hem senin ihlâslı faaliyetini tebrik ediyorum. Esaslı askerlik odur. Ve Nurcuların yaptığı askerlik de öyle askerlik olmalıdır.

“Maalesef biz hiç de öyle bir faaliyet gösteremedik. İhlâsımız kırık olduğu için o cihetten zaifiz.

“Aziz Bayram,

“Bizim yüzümüzü güldüren ve sürur eden, senin gibi sâfi ve ihlâslı kimselerdir. Ve bizde aranan birinci vasıf ihlâs, sadakat ve sâfiyet-i kalbiyedir. Bu da sizde hakkıyla mevcuttur.

“Aziz kardaşım biz sizinle iftihar ediyoruz. Bunları sizin şükür etmeniz için tahdis-i nimet olur diye söylüyorum. Yoksa sizin bu hükümlerden gurura kapılmanıza imkân yoktur. Hâzâ min fadlı Rabbî.

“Ben geldiğim vakit on beş gün 3. taburun l0. bölüğünde kaldım. Sonra da alay karargâh bölüğünün istihkâm takımına geçtik. Yani istihkâm askeriyiz.

“Buralarda pahalılık, susuzluk ve soğuk var. Fakat sizde yoktur. Portakal boldur. Mahsulden başka herşey oradan daha  önce yetişir. Arapça da konuşular, siz de öğrenirsiniz. Beraber Bağdat’a, Şam’a gideriz, inşaallah, Isparta’dan lâhika geliyor, siz de isteyiniz, gelsin. Mektubuma son verir, gözlerinden öper, ihlâslı, makbul dualarınızı beklerim, aziz, kıymetli kardaşım.”

El-Bâkî Hüve’l-Bâkî

Kardeşiniz Ceylân

 

Üstad Ceylân’a ikazları

Ceylân Çalışkan küçük yaşta Üstadın hizmetine girdiği zaman bilemediği bazı noktalarda Üstad yazdığı  pusulalarla kendisini ikaz ediyordu:

“Ceylan! Zaman naziktir. Nur’ların faaliyeti vaktin çok dikkat lâzımdır.

“Nur’un ve bizim Nurcuların selâmeti ve münafıkların şerrinden kurtulması için sen bu üç maddeyi bil:

“Birincisi: iktisada tam riayet etmek lâzımdır. Tâ validen ve baban senden gücenip hizmet-i Nuriyeye zarar gelmesin. Dükkâncılık eden mertlik etmez. On paraya dikkat eder. Mal senin değil. İkram etsen caiz değil.

“İkincisi: Şimdilik nazar-ı dikkati kendine celb etme ve gösteriş yapmaya çalışma. Tâ senin elindeki Nur emanetlerine zarar gelmesin. Hevesatını, faidesiz eğlencelerini bırak. Hizmet-i Nuriyenin sana verdiği zevkler yeter.

Üçüncüsü: Bize gelmek için buraya gelenlerden herkese açılma. Lüzumsuz onlara esrarımızı bildirme. Çünkü içlerinden ya safdil veya kurnaz veya aptal bulunabilir, ifşa eder, habbeyi kubbe yapar. Ondan da münafıklar ve casuslar istifade eder. Hususan bu kasabada daha çok dikkat ve ihtiyat lâzımdır.”

“Ceylan! Dün posta için sabahtan akşama kadar seni bekledim, görünmedin. Kalben dedim, ‘Eğer Risale-i Nur’un hizmetiyle ve okunmasıyla meşgul olmuş ise aff edilir. Yoksa onun hayatı Risale-i Nur’a aittir. Hevesatına sarf etse şiddetli tokat yiyecek. Acaba o mânâsız gezmeyi bu soğukta sen mi yaptın? Yoksa başkası mı hatıra getirdi? Hem yanınızda daha kim vardı? Risale-i Nur hesabına merak ediyorum. Dikkat et, çocukluk yapma, tokat yiyenler pek çok.

“Ceylân! Sen bahtiyardın ki, bu acib zamanda Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir hizmeti ve onun manevî hazinesinin bir anahtarını aldın. Benim de anahtarımı aldın. Ve küçük bir Abdurrahman ve küçücük bir Husrev namını aldın. Bu kudsî ve ehemmiyetli vazifeye lâyık olacağını gayet kuvvetli bir sadakat ve metanet ve ihtiyat ile isbat edersin. Gerçi çocuksun, fakat sende kuvvetli bir sadakat hissettiğimizden küçülmüş kuvvetli bir ihtiyar nazarıyla bakıyoruz.

“Sen de dikkat et! Çocukluk hevesatına aldanma, kapılma! On adamın şimdiki benim hizmetimde vazifeleri mecburiyetle sana yüklenmiş. Az bir yanlışın büyük bir zarar verir. Bunu kat’iyyen bil ki, senin hizmet ettiğin hakikatın sana vereceği hem dünyada, hem âhirette menfaate mukabil dünyada hiçbir şey gelemez. Tâ ki, bir elmas hazinesini şişe gibi çabucak kırılacak fâni dünya lezzetleriyle kaçırma. Çocukluk kulağıyla cin, ins şeytanlarının vesveselerine kapılma.”

Ceylân Çalışkan, Üstadın kendisini ikaz mektuplarını şöyle takdim etmektedir. Üç ikazın birisi Üstadın kendi el yazısıyla, diğer ikisi ise Ceylân Çalışkan’ın el yazısıyladır:

“Mübarek Üstadım Efendimin, Risale-i Nur’un faaliyetine zarar gelmemek için, bana yazdığı bir-iki ehemmiyetli ihtarı burad derc ettim.

“Bir numaralı ihtar: Zülfikar ‘Mucizat’ın tab’ı edildiği sıralarda  yazılmıştır. l946 Eylül başlarındadır.

“İki numaralı ihtar: Hizmet-i Üstaddan-gerek ehemmiyetli kusurlardan dolayı ve gerekse başka manevi sebepten dolayı-çekildikten bir hafta sonra süflî hevesat-ı nefsaniyeye tabî olduğumdan yazılmıştır. 946 Kanunusâni yirmi yedinci gün.

“Üç numaralı ihtar: Hizmette iken Risale-i Nur’un hizmetinin ne kadar kıymetli olduğunu ve bu elmas hazinesinin kaybedilmesini ikrar ediyor.”

 

Ceylân’ın babasına mektubu

Ceylân Çalışkan, babası Mehmed Çalışkan’a bir mektubunda da şunları yazıyordu:

“Çok kıymettar ve müşfik pederim,

“Evvelen senin, kahraman kardaşımız Halil ile gönderdiğin hem uzun ve sevinçli mektubu, hem mürekkepleri, hem fanila ve parala

rı aldım. Cenab-ı Hak ebeden razı olsun. O güne kadar evvel istemiş olduğunuz evrakları yazıp göndermiştim. Size ehemmiyetli bir müjde arz edeyim ki, kitaplarımızın iadesine dair olan büyük müjdedir. Birkaç gün evvel Nur’un çok değerli bir kahramanı olan Sungur kardaşımız tahliye edilerek Samsun’dan ayrılmış. Herhalde o aziz ve mübarek kahraman, bugünlerde muhabbetiyle yanıp tutuştuğu sevgili Üstadımıza gelecek ümidindeyim.

“Saniyen: Hem evimizin küçük bir dershane-i Nuriye şeklinde çalışmasını, hem bir vasıta-i seyyiat olan radyonun satılmasını ruh-u canımla tebrik ediyorum. Terbiyesi sizlere verilen çocuklara ehl-i sefahetin ağızları meyhane kokan levhiyatlarını değil de nur-u mübarekiyetin tecellîsine vesile olan kelâm-ı İlahî okutmanız ve dinlemeniz bütün ehl-i imanı ruhen memnun eden bir hâlettir. Ne kadar sevinsek azdır.

“Salisen: Buradaki kardaşlarımız, hususan Husrev ve Tahirî Ağabeylerimiz, Zübeyir, Muhsin, Bayram ve diğer kardaşlar sizlere pek çok selâm ve dua ediyorlar.

“Rabian: Zülfikar, bir giden olursa gönderilecek.

“Hamisen: Kore kahramanı bayram kardaşımızın yirmi beş lirasını mektubunuzu alır almaz vermiştim. O zaman yazamadığımdan affınızı dilerim. Umum hısım, akraba ve komşulara, hususan terzi Mustafa’ya, camcı Mehmed amcalara pek çok selâm ve hürmetler, dualar ederim.

“Amcalarıma, hususan Osman, Hasan, Ahmed, Mahmud amcalarıma pek çok selâm ve hürmetler eder, ellerinden öperek dualarını beklerim… dayılarımın da keza. Köyden Suna ninem geliyor mu? Bir gelen olursa ellerinden öptüğümü yazarsınız. Ahmed amcam bu işi görse daha iyi olur.

“Umuma, ev halkına yaş sırasıyla gözlerinden öperim, dualarını beklerim, hususan mübarek Sevim’in gözlerinden öperim, duasını beklerim, rüyası inşaallah mübarektir.

“Sadisen: Mübarek Mustafa kardaşımızın istediği Mektubat’tan herhalde bir cildi fazla olarak gitti. Şayet öyle ise siz bir takımını alıp, hediyesi olan beş lirayı gönderirsiniz.

“Sabian: Valideme yazdığım biraz hissî ve fakat gayet samimî ve hakikî arîzayı okursunuz. İnşaallah okursunuz. İnşaallah duasına ve dualarınıza ve hayırla yâd etmenize bir vesiledir.”

El-Bâkî Hüve’l-Bâkî

Evladınız Ceylân

 

Ceylân’ın iki amcasına yazdığı mektup

Ceylân Çalışkan en genç iki amcasına da şunları yazmıştı:

“Mübarek amcalarım Ahmet ve Mahmud;

“Pek çok selâm ve dualar ederek ellerinizden öperim. Hususan nineme selâm eder, ellerinden öperim.

“Hem iman ve Kur’ân hizmet ve muhabbetinde muvaffakiyetler dilerim.

“Size fazlacak yazacak birşey yok. Fakat kalbler dolusu selâm, sevgi, muhabbet ve hasret her an.

“Size Niyaz-i Mısrî Hazretlerinin Risale-i Nur’a geçmiş iki beytini yazayım, mânâsını anlamaya çalışınız:

“Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere

Can yatar gafil binası oldu viran bîhaber

Dil bekası Hak fenası istedi mülk-ü tenim

Bir devasız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber.”

El-Bâkî, Hüve’l-Bâkî

Duanıza muhtaç yeğeniniz

Ceylân

 

“Ziya Nurun erkânlarıyla meşveret etsin”

Asiye Mülâzımoğlu, yakınlarından bir kızı Yusuf Ziya Arun’a vermek istemiş, bu maksatla Üstada bir mektup yazmıştı. Üstad da Ceylân Çalışkan’a şunları yazmıştı:

“Ceylân!

“Bu mektup, kimindir bilemedim. Ziya’yı aynen Zübeyir gibi bütün hayatını Nur’lara, iman hizmetine fedakârane verecek bir mahiyette bilirim. Dünya ile, hususen kadınlarla, evlenmekle alâkadar olup bağlanmaz zannederim. Selâhaddin, Nur’un bir kahramanı iken, tezevvücü onu dünyaya esir eyledi. Ona ve Nur’lara çok zarar oldu. Eğer Ziya dünya ile, evlenmekle alâkadar olmaya niyeti kat’î var ise, Nur’un erkânları ile meşveret etmek ona lâzımdır. Ben bu meselede fikir beyan edemem. Ziya gibi Nur kahramanı dünya ile zincirlerle bağlanmasına, hizmet-i Nuriye fetva vermesiyle olur.”

Üstadın kendi el yazılı notlarının bulunduğu bir başka pusulada ise Ceylân Çalışkan’ın şu cevabını okumaktayız:

“Çok muhterem, sevgili Üstadım Efendim,

“Emir buyurduğunuz yazı acele ve yalnız yazdığımdan matluba muvafık olamadı. Af buyurun.

“Saniyen: Asiye Hanım hatm-i Kur’ân etmiş. Sûre-i Fil’den itibaren okunarak Efendimizden hatim duası rica ediyor.

“Salisen: Ziya teklif edilen iş hakkında kat’î red kararı vermiş. Gücendirmeden Asiye’ye bildireceğiz. Ellerinizden öperim. Ceylân.

 

Üstadın Ceylân Çalışkan’a notları

Üstad Bediüzzaman’ın kendi el yazısıyla Ceylân Çalışkan’a hitaben birkoç pusula ve notları bulunmaktadır. Bunların bir kısmını takdim ediyorum:

Bunlar “Üçüncü medrese-i Yusufiye hatıratından vecize ve lâtif mektuplar” başlığı altında takdim edilmektedir. Bunlardan Ceylân’a hitaben yazılanlar:

“Ceylân!

“Bir sene çamaşırlarımı yıkayan Rabia bana bir gömlek, bir parça kömür göndermiş. Ben bir senede ona çok minnettar olduğumdan, onun hediyesini geri çevirmem. Fakat faidem bulunmak için bana Mekke’den gelen zemzemi ve hurmaları ona mukabil çok selâmla beraber gönderiniz.”

“Ceylân!

“Bana ve Nur’lara ait kırk küsur sahife kararnameden benim için yazılan ve tashih ettiğim iki parça zayi olmasın. Ve size lüzumu kalmadığı vakit bana gönderiniz. Hem son yazdığım pusulayı benim defterime göre küçük yapraklarda yazınız. Belki bana lâzım olur. Bana gönderiniz.

“Mehmed Ali dilimi anlamıyor. Ben demiştim ki; Zübeyir ile Sungur Nur’un kahramanlarıdır. Her biri yirmi-otuz yeni talebelerden ziyade ehemmiyetleri vardır. Ben bir sebepten telâş ettim. Acaba hiç sarsılmayan bu iki Abdurrahman’larım bunlardan aldanabilir mi? Tam Ceylân gibi çalışmadılar.”

Ceylân Ağustos l963′te Bakırköy istikametinde meydana gelen trafik kazasında, bindiği minibüste vefat ettiğinde nüfus cüzdanının arasından şu vesika çıkmıştı:

“Ceylân benim vekilimdir.

Nur’a ait işleri benim hesabıma yapar.” Said Nursî

Vefatına kadar bundan kimsenin haberi yoktu. Kendisine itibar artıp, nefsine pay çıkmasın diye bunu gizlemişti.

“Ceylân!

“Son yazdığım ve bu dehşetli ve zehirli hastalık tekmiline mâni olmuş parçayı Hüsrev’e gönder. O benim bedelime ‘Hülâsatü’l-Hülâsa’daki ilim, irade ve kudret kısmının bir nevi tercümesini yazsın. Eğer isterse yazdığını bana tashih için göndersin. Hem bana çok dua etsinler”

“Ceylan!

“Bu gönderdiğin temyiz lâyihasını Emirdağ’da baban ve amcaların yazdıysa, elbette onlardan birisi Ankara’ya gidecek ve orada dostların tensibiyle mahkemeye verebilirler. Fakat bize karşı muameleleri ne kanunîdir, ne de hakikattır. Onun için bizim kanunî ve hakikatlı müdafaalarımızı nazara almıyorlar. Bir kısmını aksülamel ile aleyhimize çeviriyorlar. Şimdi merak ettim. Acaba bizim bütün evrak ve müdafaalarımızı mahkeme-yi temyize göndermişler mi? Yoksa bunda da bizi aldatmışlar mı?”

“Ceylân!

“Eğer münasip ise, Asiye ve Raia peynirimi salamur yapsınlar. Tâ yumuşak kalsın. Hem bu tuzsuz parçayı bu şekerle beraber Asiye’ye ver. Tâ tatlı yapsınlar.

“Yanımda Hüsrev’in hattıyla bir Meyve var idi. Çabuk suretini almak için Ahmet Feyzi’ye gönderdim. O koğuşta güzel yazılar var. Nöbetle yazsınlar. Ormancı güzel yazısıyla yardım etsin. Her biri bir kısmını yazsın.”

Üstadın Ceylân’ın yazdığı duaların sonuna kendi el yazısıyla kaydettiği duası: “Yâ Erhamerrahimîn, ism-i azam ve Cevşen’deki isimlerini hürmetine, bu nüshayı yazan Ceylân’ı ve babası Mehmed Çalışkan’ı cennetü’l Firdevsde saadet-i ebediyeye mazhar eyle ve hizmet-i imaniyede daima muvaffak eyle. Âmin, âmin, âmin.”

“Ceylân!

“Hakikaten Nur kahramanı çok güzel yazmış. Hem o tarz lâzımdı. Ben çok sevindim. Kararnameye mukabil büyük müdafaatım meydana çıkması gerektir. Ve Hüccet dahi  Meyve gibi resmî bir ilmî müdafaa olur. Nur’ların teksirine ve bir nümune ve vesiledir.”

“Ceylân!

“Senin yazı faaliyetinde bir noksan, bir tevakkuf hissediyorum. Senin gibilerin az bir sarsıntıları şimdilik beni meraklandırıyor. Sakın sakın, yoksa bir kederin mi var?”

4 Haziran l949, Cumartesi

 

“Ceylân!

“Sen hem Hüsrev, hem bir Abdurrahman, hem de Fuad’sın. Ve vazifeni tam yapmışsın. Ve manen daima yanımdasın. Her nereye gitsen benim ve Nur’un hizmetindesin. Yanımda aynen Hüsrev gibi hazırsın, müfarakat yok. Hemen müracaatla o dördüncü medreseye gitmeye çalış,”

“Ceylân!

“Isparta’dan Diyanet Riyasetine verilmek üzere bana gönderilen ve tevkifimizden sonra, Emirdağ’a gelen kitaplardan Darü’l-Fünûn parasına mukabil Ziya’ya verilsin. Hem Hacı Nazif’in ve Âtıf’ın hediyeleri Zübeyir ve Ziya ve Ceylân ve hissesine mukabil bir nevi fiyat verecek Said ortasında taksim edeceksiniz. Emirdağ’daki Hatice çoktan beridir Sultan, Fethiye ve Şadiye, vesair hemşirelerimin isimlerini beraber söylerken bu Hatice daima beraberdir.”

“Ceylân!

“Ben onu unutmuştum. Emirdağ’daki Isparta’dan gelen kitaplar benim tashihimden geçmemişler. Tahliyemden sonra veya ona bir çare bulunsa tashih edilecek, inşaallah.”

“Ceylân!

“Şiddetli bir ihtar ile bildim ki; sen ve Ahmed Feyzi Nur’un mesleği olan mübareze  etmemek ve ehl-i dünya ile uğraşmamak ve siyasete ve yalnız lüzum-u kat’i olduğu zaman kısaca müdafaa etmek haricinde pek ziyade zararlı, mübarezekârane ve siyasetvari mahkemedeki okuduğunuz parçalar Nur’lara çok zarar vermiş. Hattâ bizim cezamıza ve benim sıkıntılarıma sebebiyet vermiş. Ben senden ve Ahmed Feyzi’den gücendim. Fakat bana evvelce göstermek lâzımdır. Feyzi dahi bütün kuvvetiyle siyasî müdafaatı bırakıp Nur’larla ve Tahirî gibi yeni talebelerle meşgul olmak elzemdir.

“Ceylân!

“Sana hizmeti sebebiyle burada Nur’lara ehemmiyetli bir faidesi bulunan Süleyman’ı bir parça mahzun, perişan gördüğümde merak ettim. O da senin gibi bir evlâdımdır. Hem bugün bir saat evvel hafif bir zelzele oldu. Siz de hissettiniz mi?”

“Ceylân!

“Yağımı gönderdim. Ta tuzlansın, bozulmasın. Bir kısmı tenekeye konulsun. Ve bana mahsus üç kitabı gönderdim. Okusunlar, muattal kalmasın. Bir Ayetül’l-Kübra’yı ben okuyorum. Sonra onu da sana göndereceğim. Benim destilerimi su doldurmaya geldiği vakit dikkat ediniz. Hem kapılarım, hem yemeğe ait şeylerime dikkat. Bana suikast ihtimali kavîdir. Düşmanlar parmaklarını buraya sokmuşlar.

“Abdülkadir merak etmesin. Mahkemeye vermesini işittim. Şahidsiz, emaresiz, dâvâsız mütecaviz adamın cüzî yaralanmasından size iftira edilmesinin ehemmiyeti yok. Eğer faraza bütün bütün haksız bir surette zulmen bir senelik ceza verilse dahi zararı yok. Başka hapse nakil ile Nur’lara hizmet edebilirsin.”

“Ceylân!

“Bir işaret gördüm, telâş ettim. Altıncıdaki kardaşlarımızın tam muhabbet ve tesanütleri devam eder mi? Ve başka kardaşlarımızın hapislerinde soğukluk var mı, yok mu? Merak ediyorum. Çünkü hariçten bir parmak aleyhimizde hapse sokulmuş. Usanç ve sıkıntıdan sarsıntı vermek ister.

“Saniyen: Matara kırıldı. Onun misli Emirdağ’daki menzilimde vardı. Yaz, onu bize göndersinler!”

“Kardaşlarım, masumlara gelecek mahkememizdeki vaziyete göre iki eski avukatımızın meşveretiyle birkarar vereceğiz. Şimdiden mahremce müdafaatımızın tam tetkik etsin. Benim bazı meselelerde tevilli ve kapalı söylediğimin sebebi siyasete girmemek, hem masum arkadaşlarımı çabuk kurtarmak için. Yoksa ben çok şiddetli konuşacaktım.

“Ceylân!

“Emirdağ’da karyolamdaki yorgan köylü Hayrı’nın idi. Ve büyük minder babanın idi. Ve karyolayı Hasan getirmişti. Bunlarsahiplerine iade edilmiş midir?”

Ceylân Çalışkan Üstada şu notu yazmış:

“Mübarek Üstadım! istemiş olduğunuz parçalarıı gönderiyorum. Yalnız yeni olarak Sebilü’r-Reşad ve Sünnet gazeteleri gelmemişler. Geldiğinde güzel parçalarını yazıp, sevgili Üstadımıza takdim edeceğimizi ellerinden öperek arz ediyoruz.”

Ceylân Çalışkan’ın bu notunun arkasına Üstad kendi el yazısıyla şunu yazıvermiş:

“Yeni Posta gazetesine cevap yazdığım parça bende yok.”

Yine bir notta Ceylân Çalışkan, Üstadına şunları ifade ediyordu:

“Çok mübarek sevgili Üstadım,

“Talebelerin bütün müdafaatı Zübeyr’e verildiği için ancak bu kadarını yazabildim. Emir buyurursanız tekrar yazarım. Ellerinizden hürmetle öper, validemin, pederimin en derin hürmetlerini arz ederim. Ceylân.”

Üstad ise aynı notun kenarına şunu ifade etmişti:

“Ceylân!

“Sen avukatlara buradaki temyiz müdafaatlarını yazdın mı? Bu dört gün bunu bekledim.”

Zübeyir Gündüzalp’in bir notunda ise Ceylân Çalışkan’a hitaben şunları okumaktayız:

“Aziz, kahraman Ceylân!

“Bugün ne halde olduğunuzu bilemiyoruz. Yalnız hadsiz şükür diyebiliyoruz.

“Hazret-i Üstadımız eve yerleşti. Size ve umuma selâm getirmek için gönderdi. Sizde Meyve varmış, onu verin, göndereceğim. Binler selâm ellerinizden öperim. Bütün ruhumuzla beraber sizinle beraberiz.

Zübeyir”

 

Ceylân Çalışkan’ın yazdığı Nur’lara Üstadın yaptığı ve yazdığı dualardan iki misal:

“Yâ Erhamerrahimîn, ism-i âzamın hürmetine, bu nüshayı yazan Ceylân’ı cennetü’l Firdevste mesud eyle ve belâlardan muhafaza eyle. Âmin…âmin..âmin.”

Ceylân Çalışkan’ın evrakları arasında şunları da okumaktayız.

“Ağır ceza mahkemesi Afyon yüksek katına.

“Elli bir sahife kararnamenin bana ve Nur’lara ait kırk küsur sahifesinin gayet ehemmiyetli bir mübarek eser olarak göndüm.

“Ve heyet-i hâkimenin kıymet-i âliyelerini ve adaletlerini ve geniş tahikatlarını gayet parlak gösterdiğinden, benim aleyhimde de olsa ruh-u canımla o kıymettar eserin neşrine taraftarım. Ve size minnettarım. Çok rica ederim ki, o eserin teksiri için bize izin veriniz.

Cezaevinde mevkuf

Said Nursî

 

“Mübarek Üstadım Efendim,

“Bizler ellerinizden öperek sıhhat ve afiyetinize dualar ediyoruz. Kararnâme hakkındaki istidanızı münasip gördük. Yukarıdaki tarzımızı siz de münasip görürseniz aynen yarın vereceğiz.  Ve kararnâmeyi de yazmaya başlıyoruz. C.”

“Güzel münasiptir. (Üstadın kendi el yazısı)

“Münasip görmediğiniz sahife ve satırları kaldırırsanız, münasip bulduğunuz kısmı bana ve Nur’lara ait makbulüm. Kırk küsur diğer sahife ilâve edip teksirine avukatlarla beraber çalışmak lazımdır. Bu çok büyük ve çok ehemmiyetli meselenin hakikatı anlaşılsın.

Said Nursî

 

“Ceylân!

“Evvelâ size yazdığım ihtarı teyid eden bir haberi aldım ki, demişler, ‘Hani ya Said diyor, Risale-i Nur siyasetle hiç alâkası yok, siyasete âlet olmaz. Halbuki onun hizmetçisi aynen Sebilü’r-Reşad gazetesi gibi siyaset-i diniye ile lüzumsuz itiraznamesinde hükûmetin icraatını tenkit etti ve bir şakirdi dahi (Mealen: Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir) âyetini mahkemeye karşı sarf etti. Şimdi gayet ihtiyat ve dikkat ve teyakkuz ve temkin ve sukûnet elzemdir.  gösteriş ve hodfüruşluk ve benim müdafaanâmedeki dâvâlarımı tekzip etmemek lâzımdır.

“Saniyen: Yollar ve posta ücreti ne kadar olsa sen kesenden verme. Ben vermeye mecburum.

“Salisen: Bana yazdığın cüzî ve âdi işlere dair mektupları yakmaya mecbur olduğumdan, başlarında Esma bulunmasın. Yalnız ‘Üstadım’ de ve ahirinde ‘C’. yaz.

“Rabian: Ben her birinizden o derece ziyade zahmet, sıkıntı, soğuk muamele çektiğim halde sizlerin kemal-i sadakatlerinizi ve mahviyetkârane ihlasınızı düşündükçe bin samimî şükür ve inşirah hissedip, o zahmetler hiçe iner.

“Hamisen: Karşımızda bir-iki mason var. Onlar haklı müdafaatınızı aksülamel yapıp aleyhimize çevirerek mahkemeyi aldatırlar. Bunun için bunlara karşı çok konuşmak zararlıdır. Siz de gördünüz. Ne kadar yanlış mânâlar verip aleyhimize çevirdiler. Benim müdafaatımı okumaya meydan vermediler ki, foyaları ve desiseleri meydana çıkmasın. Tâ efkâr-ı âmmeyi ve mahkemeyi aldatabilsinler.”

***

“Aziz sıddık, hakikatlı kardaşım,

“Evvelâ ben bazı emarelerle tahmin ederim ki, neşredilen mecmualarımızdan en ziyade Rehber’e ehemmiyet veriyorlar.

“Hattâ iki Rehber’i birleştirip Ceylân’a vererek dâvâsını kubbe yapıp, o yaralanan adamı bir sene sükûttan sonra o iftiralara sevk ettiler.

“Ben zannederim ki, ‘Hüve Nüktesi’ gizli zındık düşmanlarımızın bellerini kırmış, onların istinatgâhı olan tabiat tağutunu dağıtmış. Kesif toprakta Hüve bir derece saklanabilirdi ki, şeffaf havada ‘Hüve Nüktesi’nden sonra hiçbir cihetle o tağutu saklamak imkânı kalmamış ki, küfr-ü inadî ve temerrüd-ü irtidadî sebebiyle adliyeyi aldatıp aleyhimize sevk ediyorlar. İnşaallah Nur’lar adliyeleri lehine çevirip onların bu hücumunu dahi akîm bırakacaklar.

“Saniyen: Bu sıra hem Sünnet gazetesinin Nur’larla iştigalleri güzel sanat hükmüne geçtiler. Benim bedelime, benim hoşuma giden, bize dair bahislerine bakınız, bana bildiriniz.”

Ceylân Çalışkan l947 senesinde Eskişehir’de Gençlik Rehberi’ni bastırmıştı.

Emirdağlı bozuk bir adam Ceylân Çalışkan’a hakaretler edip, hadise çıkarmak istemişti. Çok mecbur ve muztar kalan Ceylân Çalışkan adamı ağzından vurmuştu. Adam bir müddet konuşamamış ve kendisini kimin vurduğunu söyleyememişti. Ancak hadiseden bir sene sonra kendisi Ceylân Çalışkan’la uğraşmaya başlayarak, onun ceza almasını sağlamıştı.

***

Ceylân Çalışkan’dan anne ve babasına:

“Çok kıymettar müşfik peder ve valideciğim,

“Evvelen: İstifsar-ı hatırla mübarek ellerinizden öper, hem dualar eder, hem de makbul ve müstecap dualarınızı beklerim. Cenab-ı Hak ‘Kul mâya’beû biküm Rabbî levlâ duaüküm’ diye ferman-ı zîşanında buyurmuş. Hazret-i Üstadımızın Yirmi Üçüncü Söz’de bu âyet-i kerimenin kısaca mealinde ‘Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?’ diye mânâlandırıyor. İnşallah hep dualarınız Cenab-ı Hakkın rızası yolunda ve dahilindedir. Sizin şefkatinize ancak dualarla ve iki cihanda saadetiniz için Hakka yalvarmakla mukabele edebiliyoruz. Sizler de bizi dualarınızla unutmayın.

“Saniyen: Sizlere geçen hafta uzun bir mektup yazmıştım. Hem içerisinde Zübeyir kardaşımızın itimatnâme istidası vardı. Rüştü’ye gönderdiğiniz posta Hizbü’n-Nuriye’yi sevgili Üstadımıza verdik. ‘Bârekallah, maşaallah’ buyurdu. ‘Mektup yok mu?’ dedi. (Yani Mustafa’dan). Biz de ‘Haberin yok mu efendim?’ dedik. Kıymettar, mübarek kardeşimizin yazdığı çok gizli mektubunu, şahıslarımıza hitap ettiği için Üstadımıza vermemiştik. Selâmlarınızı söyledik.

“Salisen: Geçen mektubumda zikrini unuttuğum, istemiş olduğunuz evradlarla birlikte gönderiyorum. Hatt-ı Arabîde en çok şakirdi olabileceğimiz kahraman ve faal Mustafa kardaşımızın orada bulunduğu halde bu vazifenin bizlere verilmesini, hem o kardaşımızın masumlara Kur’ân dersi vermek gibi ulvî megalesinin çokluğuna, hem de sizin şefkatinizin muktezası olduğuna kanaat getirdik.

“Rabian: Bu evradları kimin okuyacağını bilemediğimiz için Üstadımıza dua yazdırmadık.

“Hamisen: İktisadî vaziyetinizi sarsmamak için bir ay kadar daha iktisatla inşaallah şimdilik idare edebileceğim. Benim için fazla sıkmayın. Hakikatta sizlerin bana değil, benim sizlere her türlü maddî ve manevî yardım yapmaklığım iktiza ederken, bu asırda zuhur eden şiddetli imanî ihtiyaçlarımızdan, sizlerin namınıza ve bedelinize olarak, Cenab-ı Hak kabul etsin, bu günde en muazzam hakikata hizmete çalışıyoruz. Umum maddî ve manevî kardaşlarımıza, hususan Osman, Hasan, Ahmed, Mahmud amcalarıma, Urfa’lı Ahmed, Mustafa, Halil, İhsan kardaşlarımıza, yengelerime, ninelerime, dayılarıma pek çok selam ve hürmetler ediyor, dualarını bekliyoruz. Kemal, Şükran, Sadık, Gönül, Sevim, Nuriye, Ayşe, Fatıma’nın gözlerinden öperiz.

“Burada bulunan kardaşlarımızı sizlere pek çok selâm ve dualar ediyorlar.

El-Bakî Hüve’l-Bakî

Duanıza muhtaç evlâdınız:

Ceylân

 

Yine Ceylân Çalışkan’dan babası Mehmed Çalışkan’a hitaben yazılan bir mektup:

“Ey ruhumdan çok sevdiğim ve beni ruhundan fazla seven babacığım,

“Size şu mübarek ve aklı sönmemiş ve kalbi ölmemiş her insanın etrafına bakıp gıpta ile müşahede ettiği medrese-i Nuriyedeki nefsimin lâyıkıyla idrak edemediği ve fakat siz aziz pederimin manevî bir hasretle beklediği fıtratında mücmelen münderiç olan ve belki nereden geldiğini bilemediği ulvî hasletlerin hakikatlarına dair olan intibalarımı yazmayı çoktan beri düşünüyordum ve kalben istiyordum ki, güya Ceylân Çalışkan, Eşref Edib’in Sebilü’r-Reşad dergisinde Üstadla alâkalı yazıyı Üstada şöyle takdim etmişti:

“Mübarek Üstadımız, Sebilü’r-Reşad gazetesindeki hakkımızdaki havadis kısmını aynen takdim eder, mübarek ellerinizden öperiz.

Sebilü’r-Reşad’daki yazıyı ise Ceylân Çalışkan şöyle yazmıştı.

“Bediüzzaman Said Nursî

“Efâdıl ve eâzım-ı ulema-i İslâmiyeden Bediüzzaman Said Nursî’nin ve arkadaşlarının Afyon ceza mahkemesinde mahkûmiyetinin mahiyeti hakkında izahat istenilmektedir. Bir maznun hakkında ceza mahkemesi tarafından verilen hüküm kat’iyyet kesb edinceye kadar gazetelerde hükmün gerek leh ve gerek aleyhinde neşriyatta bulunmak Matbuat kanuniyle memnu olduğu için şimdilik bu hususta birşey yazmamız mümkün değildir. Mazur görülmemiz rica olunur. Eşref Edib”

Aynı pusulanın arkasında ise Üstad kendi el yazısıyla şunları ifade ediyordu:

“Sebilü’r-Reşad bu sırada bizim lehimizde yazıları bize zararlıydı. Çünkü Risale-i Nur’a dahi dinî ve siyasî bir mecmua nazarıyla bakmaya sebep olup, kabinenin dikkatini celb edecekti.

“Hem bu fırtınalı sırada evrakımız temyize gitmediği hayırlıdır. Dünkü beyanname hangi gazete ve kimin?”                                                ben şu mübarek dershanede benden her cihetle yüksek kardaşlar içine nefsim hesabına değil, âdeta pederimin gönderdiği canlı bir diktafon makinesi gibi, buradaki hâlâtı mümkün olduğu kadar pederime arz edeceğim ve mübarek pederim, o arz ettiğim ve kendimin idrakinden âciz olduğu birçok hakaik-i Kur’âniyeden, hem kendisi, hem Cenab-ı Hakkın yed-i emanetine tevdî ettiği masum kardaşlarıma istifade ettirsin diye, âciz, şu günlerde sizin mecburiyetle derd-i maişetle iştigalinizi ve zahiren bir parça yorulmanızı ve sıkılmanızı düşündüm. Bu zahirî ve dünyevî üzüntünüze ve sıkıntınıza iştirakle beraber zail oldu. Cenab-ı Hakkın üzerimize maddi, hususan manevi, nimetleri pek ziyadedir. Bugün âlem-i İslâmda halaskârımız diye baktıkları en meşhur insan ve en mütekâmil zata, yani iktidaya seza olan Bediüzzaman Hazretlerine sekiz sene gibi bir zaman-ki, ‘Bir defa elini öpsem, sonra ölsem’ diyenler pek çok-bedeniyle, kalbiyle, ruhuyla, malıyla hizmet etmek Cenab-ı Hak sana nasip etmiş. Bunda bizim hissemiz yalnız şükürdür. Hattâ bu kadarla da kalmayıp, Cenab-ı Hak in’amını tezyid ederek bu manevî hazineye daimî bekçi ve o sefineye daimî bir hadîm olarak, senin ihlâsının bir kerameti olarak âciz evladını Risale-i Nur’a vermiş.

“Bütün bu hasra gelmez nimetler ülfet ve alışkanlık perdesiyle muvakkaten görünmüyor. Güneş gibi bir nimet-i uzmâya-bizi ısıtan, aydınlatan, nimetlerin neşv-ü nemâsına yarayan ve daha birçok hasseleri bulunan güneş-gafil beşer, her gün muayyen vakitte doğduğu ve gözler alıştığı için ülfet perdesiyle şükür etmediği gibi, bizler de içinde bulunduğumuz bu nimet-i uzmâya, bize saadet-i netice veren bu tarîk-ı müstakime şükürde kusur ederek göremiyoruz.

“O nuru gönder İlâhi, asırlar oldu yeter

Bunaldı milletin âfâkı bir sabah ister’

diyen Hak şairlerinin acı feryatlarına Risale-i Nur’la cevap verilmiş. işte böyle bir nura ‘Rabbü’s-Semâvati ve’l-arz’ın rızası yolunda sekiz sene herşeyiyle ve fakat ind-i ilâhide ihbarat-ı sadıka ile inşaallah yüz senelik hizmet gören Çalışkan hanedanının en nasiplisi sen olman itibarıyla, seni bir Nur talebesi olarak bütün ruh-u canımla tebrik edip alkışlıyorum. Evlâdın olarak da kemal-i hürmet ve muhabbetle el ve ayaklarından öpüyorum. Senin emsaline koskoca Nur dairesinde pek az, belki bir-iki tane ancak tesadüf ediliyor. Bu kanaat sırf benim kanaatım değil, nura ömrünü vakfeden fedakârlar hep böyle söylüyorlar ve bana, ‘Böyle bir pederin olduğuna daima iftihar etsen hakkındır,’ diyorlar. İşte böyle bir pedere, manevî hazineler kazandıran Nur’lardan, her mektupta birer parça yazmak arzu ediyorum. Hem istiyorum ki, kalb ve ruhunun bütün hayatıyla müştak olduğu bu hakikatlara lisanın ve aklın da ihtiyacını hissettim. Sonra bende yalnız bir nakliyeci ve aksettiren bir ayna ki, o elmas hakikatları yalnız nakledeyim. Benim hissim zarf ve kâğıdın, mektubun mânâsındaki hissesi ne kadar cüz’i ise ondan daha az olsun, yani şuursuz elektrik ve telefon telinin elektriği ve sesleri nakletmesi gibi..

“İşte bu neviden olarak size kısaca arz ediyorum ki:

“Üstadımız Hazretlerinin kırk sene evvel yazdığı bir risalede bu meâlde ezcümle:

“Kırk senelik ömrüm ve otuz senelik ilim seyrinde dört kelime ve dört cümle tahsil ettim. Bu dört kelimenin birincisi niyettir. Evet, muhakkak niyet, toprak gibi âdetleri ve kum gibi hareketleri ibadet cevherine kalb eden acîb bir iksirdir. Ve keza niyet seyyiatı hasenata kalb eden bir hassaya maliktir. Niyet bir ruhtur. Onun ruhu da ihlâstır. İhlâs olmayınca halâs mümkün değildir.’

“Üstadımızın işte cevher-misal bu sözlerini en küçük hareketlerimizde tatbik edersek o adi hareketlerimiz büyük ibadetler hükmüne geçer.

“Şimdi bir sebebe binaen kısa oldu.

“Cümlenizin, başta sevgili müşfik validem olarak ellerinizden öperim.

“Hususan validemin hatırlarını sual ederim. Bütün akrabalara selâm ve hürmetler ediyorum. Küçük kardaşlarıma binler selâm, gözlerinden öperim. Üstadımız sizlere, yani hem valideme, hem size her zaman dua ediyor. Ve her buraya gelenle selâm gönderiyor. Üstadımıza şayet birşey yazacak olursanız, ayrı bir pusulada olursa daha münasiptir. Çünkü diğer umur-u âdiyeye Üstadımızın nazarlarını çekmek münasip değil.

“Eskişehir tarîkiyle on adet Cevşen ve bir gömlek göndermiştim. Emirdağ’ın buraya olan risale hesabı 66,50 kuruştur.

“Buradaki kardaşlarımız, hususan Zübeyir, Bayram selâm ediyorlar. Geçenlerde Konyalı Sabri Bey gelmişti. Ömer için gönderdiğiniz taziyeyi aldığını ve size çok selâmı olduğunu söyledi.”

El-Bâki Hüve’l-Baki

Dualarınıza muhtaç evlâdınız Ceylân

 

Ceylân Çalışkan’ın kızı

İlk röportajımı merhum Mustafa Polat Ağabeyimle birlikte Ceylân Çalışkan’ın minicik kızı Nuran Çalışkan’la yaptıştım. Aradan on beş yıl geçmişti. Bu defa Nuran Çalışkan’a babasını sormuştum. Annesinden dinlediği babasını anlatmasını istemiştim. Nurlu Nuran bana hislerini şöyle ifade etmişti:

“Muhterem Ağabey,

“Evvelâ selâm ve hürmetlerimi sunarım.

“Benden babam hakkında yazı yazmamı istiyorsunuz. Onu hiç görmedim. Fakat görmeyi çok arzuluyorum ve onu özlüyorum. Ama cennette buluşacağımızı düşünerek, tesellî buluyorum. Her çocuk gibi babamı çok seviyorum ve önce Allah’ın, sonra onun koruyuculuğunu daima üzerimde hissediyorum.

“Arkadaşları babam için şakacı, şefkatli ve sert mizaçlı bir tabirler kullanıyorlar. Bunları annem de doğruluyor. Ben bu tabirlere misal olacak hatıralardan söz etmeyeceğim, çünkü siz bunları benden iyi biliyorsunuz.

“Babam için birşeyler yapmak isterdim. Benden ne beklediğini biliyorum, elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Ama onun için bunlar yeterli değil. O daha fazlasına lâyık. Babamı Üstad Hazretleri kendine vekil ve manevi evlât tayin etmiş. Ben de elimden geldiğince Üstad Hazretlerine lâyık torun ve babama lâyık evlât olmaya çalışıyorum. İnşaallah sizlerin de dualarıyla himmetim  artar da, benden bekleneni beklenilen biçimde yerine getiririm.

“Dualarınızı bekler, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye ve muvaffakiyetinizin devamını Cenab-ı Haktan niyaz ederim.”

Nuran Çalışkan

 

Sinekten kısas

Kafası pek çalışmayan, sâfi kalb, hemen aldatılabilen kimselere zeki ve nükteli buluşuyla “Kardeşimiz fazla mübarek” diye takılan Ceylân Çalışkan, çok konuşan, çenesi kuvvetli kimseleri de “Kardeşimiz az konuşmanın faziletine dair beş saat konuşabilir” diye şakayla hicvedermiş.

Çalışkanlar hanedanının asil bir mensubu olan Ceylân Çalışkan bahsini rahmetlere ve dualara vesile olması dileğiyle lâtifeli hatıraları ile bağlıyalım:

Barla’nın Çam dağlarında yabani ve iri bir sivrisinek Ceylân’ın eline konmuş emerken, Çalışkan elindeki makasla sineğin ayağını kesmek istemiş, Üstad ise “Keçeli ne yapıyorsun?” deyince Ceylân Çalışkan, “Kısas yapıyorum Üstadım” demiş. Üstad ise “O seni hacamat yapıyor” diye mukabele etmiş.

 

“Top ne işe yarar?”

Yine bir gün, Ceylân Çalışkan’ın amcası oğlu Zeki Çalışkan, Ceylân çalışkan’ın üvey kardeşi Sadık Çalışkan ile reyahin çiçekleri toplamış, Keçili köyü civarında üstada götürmek, hem de orada top oynamak için, yol kenarından giderken Üstan faytonda, Ceylân Çalışkan ise arabanın atını sürmekte iken, yol kenarında giden kardeşini ve amca oğlunu görmüş. Arabayı durdurarak, iki çocuğu da arabaya almışlar. Utanarak topu arkalarına saklamak istemişler. Bu esnada Üstad “Bu nedir?” diye topu sormuş. Zeki Çalışkan utanç içinde cevap verememiş, sadece ve sessizce, suçluluk psikolojisi içinde “Top!” diyebilmiş. Üstad ise “Bu ne işe yarar?” deyince Zeki Çalışkan daha da utanmış, ama yine Ceylân Çalışkan imdada yetişerek, topu tarif etmeye başlamıştı: “Üstadım, bu topu atarlar, tekrar yakalamak için peşinden koşarlar” deyince Üstad “Fesübhanallah” diye tebessümle karşılamış.

 

“Talebe-i ulûmun ölümü şehadettir”

Sabahleyin bir seher vakti, Barla dağlarında giderken, üstad önden giden Zübeyir Gündüzalp ile Ceylân Çalışkan’ı göstererek, “Bu ikisi şehittir” demişti. Mustafa Sungur, “Üstadım, dua et de ben de şehit olayım,” deyince, Üstad “Talebe-i ulûmun ölümü şehadettir” diye buyurmuştu.

 

Mustafa Türkmenoğlu anlatıyor

Mustafa Türkmenoğlu, merhum Ceylân Çalışkan’la olan hatıralarından bahisle şunları anlatmıştı:

“l958 senesinde Risale-i Nur neşriyatıyla uğraşırken, gazeteler büyük başlıklarla ‘Nazilli’de Nur ayini yaparken Nurcular yakalandılar!’ başlıkları atarak Nur talebelerini bir tarikat gibi gösteriyorlardı. O sırada Mektubat’ın baskısını yeni bitirmiştik. O ara Isparta’dan bir mektup gelmişti. Nazilli hadisesi münasebetiyle kaleme alınan bu mektupta ‘Nurculuğun tarikat olmadığı ve bir ekol olduğu’ ve mektubun başlığında ‘Bazı gazetelere cevap’ diye yazılıydı. İçindeki pusula Isparta’dan gönderilen bu mektubunu çoğaltılarak münasip kişilere verilmesi ve bir kısmının Isparta’ya gönderilmesi yazılıydı.

“Biz o sıralarda M. Emin Birinci kardeşimle matbaada tab işiyle meşguldük. Mektubu bastırmaya karar verdik ve beş bin adet bastırdık. Isparta’ya gönderilen mektubun altında beş isim ve bir imza vardı. Bunlar Tahirî, Zübeyir, Ceylân, Bayram ve Sungur’un isimleriydi. Birinci sütunda üç kişinin ismi, ikinci sütunda ise iki kişinin ismi vardı. Ben ikinci sütunu da üçe tamamlamak için Rüştü Ağabeyin ismini kendiliğimden ilâve etmiştim. Bundan hiçbir kimsenin haberi yoktu.

“Bu bastırdığımız mektupların yarısını Cemaleddin Günel’e verdik ve onunla Üstada gönderdik. Diğer yarısını da eş ve dosta dağıttık. O sırada mektup emniyetin eline geçmiş. Biz mektupları dağıtırken. M. Emin Birinci ile beraber kitapları ciltletmek için İstanbul’a geldik. İstanbul’a kitapları bıraktıktan sonra dört senedir gitmediğim Pendik’teki evime gittim. Bir gece kalınca sabahleyin M. Emin Birinci geldi ve ‘Haydi giyin, gideceğiz’ dedi. Yanında da birkaç tane tanımadığım sivil şahıslar vardı. Meğerse bunlar emniyet mensuplarıymış. Dışarı çıktıktan sonra, tevkif edildiğimizi söylemişlerdi.

“İstanbul emniyet nezaretine getirildik. Oradan da Ankara’ya götörüldük. Hapishaneye gittiğimizde Tahirî, Zübeyir, Rüştü, Sungur, Bayram ve Ceylân ağabeylerle karşılaşmıştık. Onlarla kucaklaştık. Bizleri daha sonra birer ikişer koğuşlara taksim etmişlerdi. Gündüzleri bahçede hep beraber bulunurduk. İçimizde en yaşlımız Süleyman Rüştü Çakın Ağabeydi. Yaşlılık itibariyle biraz üzülürdü. Kendisi tevkife itiraz etmişti. İtirazında ‘Benim ismim Süleyman Rüştü Çakın’dır. Mektubun zîrinde (altında) bir Rüştü ibaresiyle buraya getirildim. Halbuki Türkiye’de bir yığın Rüştü vardır’ diye yazmıştı. Fakat itirazı kabul edilmedi. Hapishanede rahmetli Ceylân Çalışkan herkes hakkında şiirimsi şakalarda bulunurdu. Hattâ bunlardan birisinde Mustafa Sungur’a,

“Bardak bardak çay içersin şekerin çok mu?

Hiç durmadan gülüyorsun kederin yok mu?” diyerek yazmıştı.

“Ayrıca bahçede volta atarken, bizlere deniz görmemiş bir çoban çocuğunun haline nazire olarak,

“Hürriyet başımızdan yıldızlar kadar uzak

Başımızda bir takke, sırtımızda bir kazak

Dolaştırıp dururuz aynı avlu sılayı

Her adım uyandırır yani bir hatırayı’ gibi mısralar yazarak lâtifelerde bulunurdu, bizleri güldürürdü.

“Daha sonra bir kısmımız da altmış beş günü müteakip tahliye olduk. Avukatlığımızı ise ilk defa Bekir Berk yaptı. Bekir Berk bu dâvâdan sonra, Risale-i Nur hakikatlarını tanımış, Nur dâvâlarıyla meşgul olmaya başlamıştı.”

***

İslâm fedaisi Ceylân Çalışkan acı bir trafik kazasından sonra ebediyete intikal edince, 3l Ağustos l963 tarihinde Emirdağ’da Osman Aydın “Şehit kardeşimiz Ceylân Çalışkan’ın ruhuna ithaf” ettiği “Çok selâm söyle” başlıklı manzumesinde hislerini şu mısralarla ifade ediyordu:

“Acı haberlerin kalbimi yaktı.

Kardeşim, üstada çok selâm söyle

Nurculara derin acı bıraktı

Kardeşim, Üstada çok selâm söyle

Yüreğim yanıyor, gözlerimde yaş,

Nur’un hizmetinde her zaman bir baş

Kederli günlerde vefalı kardaş,

Kardeşim, üstada çok selâm söyle.

Üstad daim sana şefkatle baktı,

Firakın kalbimi nasıl da yaktı

Büyük Ceylân diye ismini taktı

Kardeşim, Üstada çok selâm söyle.

Yürür Nur kervanı her an ileri,

Hizmet-i Kur’ân’da kalır mı geri,

Bir gül bahçesi mi yattığın yeri

Orada Üstada çok selâm söyle..

Nur akan kalemin yıllarca yazdı,

Davete gittiğin sıcak bir yazdı,

Levh-i Kalem sana şehitlik yazdı,

Kardeşim, üstada çok selâm söyle.

Çalışkan’a baktım. Gül benzi solmuş,

Yüreği yaralı, gözleri dolmuş,

Dostlarım ah! Aman Ceylân’ın ‘olmuş

Kardeşim, Üstada çok selâm söyle.

Vefalı Hakkı Bey ah! Çekip ağlar,

Acı haberlerin kalbimi dağlar,

Doktarlar sızlayan yaranı bağlar

Kardeşim Üstada çok selâm söyle.

Mü’minlere dünya sanki yel demiş,

Ölümün önünde akan sel demiş,

Üstadım ma’nen de sana gel demiş,

Oraya varınca çok selâm söyle.

Saadet yurdunun yolcusu aktı,

Aydın’ı firakın yaktı da yaktı,

Yaşlı gözler ile arkandan baktı

Kardeşim, Üstada çok selâm söyle.

Yazı kategorisi: Bediüzzaman'ın Talebeleri, Son Şahitler | » yorum bırak;

HASAN FEYZİ YÜREĞİL

Yazan: HakanBa Temmuz 11, 2007

Son Şahitler 2.Cild s. 255

HASAN FEYZİ YÜREĞİL

 l895′de Denizli’de doğdu. Şâir, edib, mutassavıf ve muallimdi. Bediüzzaman’ı l943′de Denizli’d tanıdı. l946′da vefat etti.

 

Bediüzzaman’a âşık bir zat

Nur irfan mektebinin unutulmaz simalarından birisi de Hasan Feyzi Yüreğil ismindeki bir hakikat kahramanıdır.

İlk intiba, ilk tesir, ilk ziyaret, ilk hatıra, insan hafıza ve gönlünden kolay kolay silinmiyor.

Risale-i Nur’un müstesna talebelerinden Hasan Feyzi Hazretlerinin Denizli kabristanındaki mezarını ilk ziyaret hatırasını da unutmak mümkün müdür?Bu ziyaret hatırası ter ü taze zihnimde her zaman yaşamaktadır.

Hasan Feyzi Yüreil, Denizli’nin Çivril kazasının Güveçli köyünde muallim olarak imana ve Kur’an’a hizmet eden bir hakikat adamı idi. Melami tarikatı şeyhlerinden olan zat, Nur manzumesine dahil olmazdan evvel de etrafını ışıldatan bir kandildi.

 

“Canım sana kurban olacak”

Hasan Feyzi Nur’un ateşine pervaneler gibi atmıştı kendini. Eski zamanlarda birbirinin yerine hastalanan ve vefat eden yüksek fedakârlar gibi, o da Rabbinden, Üstadına bedel ölmeyi diliyor. Bir şiirinde bu niyazını şöyle dile getiriyordu:

“Bam-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem

Dahi nezrin bu ki canım sana kurban olacak.”

(Ey gönüllerin sultanı Bediüzzaman, senin feyizli, bereketli kapından, dergâhından, eşiğinden uzak olmaya, ayrı kalmaya aslada yanamam.

“Benim adağım, dileğim ve arzum, canımın sana kurban olmasıdır. Ben senin uğrunda kendimi feda ediyorum. Sana gelecek belalar  bana gelsin. Sana hayatımı adak olarak takdim ediyorum.)

Gerçekten Hasan Feyzi Efendinin bu niyazını, bu samimi ve kalbî arzusunu Cenab-ı Hak kabul etmişti.

Bu manzumeyi yazdıktan kısa bir zaman sonra l3 Kasım l946 senesinin Çarşamba günü Cenab-ı Hakkın rahmetine intikal etti.

 

“Üstadına bedel şehit oldu”

Nur Risalelerinde bir çok mektupları, şiirleri ve takrizleri bulunmaktadır. Bu vefat hâdisesiyle alâkalı olarak Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bir mektubunda şunları ifade etmektedir:

“Nur hakkında parlak fıkralarında, bu biçarekardeşine kendini kurban etmeye söz verdiğinden ve Nur vazifesini acele yapmasıyla istirahat âlemine gitti.

“Merhum Hasan Feyzi kardeşimiz, aynen şehid merhum Hâfız Ali misillü, bir mektubunda dediği gibi ‘Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban olacak!’ dediğini tasdiken Üstad’ına bedel, şehid kardeşi büyük Hafız Alinin yanına gitmiş. Bu zat-ı zülcenaheyn, ehl-i kalb ve gayet yüksek bir ehl-i ilim ve hakikat, otuz sene muallimlik perdesi altında imana hizmet etmiş ve on seneden beri Risale-i Nuru elde edip, gizli perde altında çalışmış. Sonra daiki sene zarfında doğrudan doğruya Risale-i Nur’un yüksek hikmetlerini ve kemâlatını çekinmeyerek ruh-u caniyle herkese ilan etmiştir.”

 

“Bir asır evvelki müjde”

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin dünyaya geldiği senelerde, yani bir asır kadar evvel, Denizli’de büyük evliyadan Hacı Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine:

“Bugün Kürdistanda bir büyük evliya dünyaya geldi. Bu zat, zamanımızın sahibi, asrımızın vekilidir” diyerek müjdeler veriyordu.

İşte bu Hacı Hasan Feyzi’den sonra sıra ile yerine iki zat geçiyor. Aradan seneler geçtikten sonra, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Denizli hapishanesine gelince, aynı ismi taşıyan muallim Hasan Feyzi Efendi, birinci Hacı Hasan Feyzi’ye imtisalen Nur Risalelerine sahip çıkıyor. Nura pervane olarak, sahipolduğu şeyhliği dahi bir tarafa bırakarak şunları terennüm ediyordu:

“Yollarda bıraktık geçtik dervişi

Artık gönüllerden öyle teşvişi

Kâfi parlayan nur’un güneşi

Ey makes-i rahmet-i âlem Risale-i Nur…”

Bugün Denizli mezarlığında medfun olan Hasan Feyzi Efendi’nin beyaz mezar kitabesinde şu satırlar okunmaktadır:

“Ömrünü ilm ü irfana vakfedip mektep ve kürsülerde feryad edip, kalbleri feyz ile her an, ölmüş tenlerde hep buldular can. Bilmediler söz attılar ol ere, o da tasa rahmet olur mu diye, yaşı basarken elli bire, boyun kesip verdi canını dilbere…

“Aziz şehid Hasan Feyzi, l3 Kasım l946 Çarşamba günü irtihal eyledi.”

Bu aziz İslâm kahramanının şiir, mektup, takriz ve mersiyeleri, Nur Risalelerinin şu eserlerinde yer almıştır:

Emirdağ Lâhikası, Tarihçe-i Hayat, Konferans, İman Hakikatları, Siracinnur.

Kabri nur, mekânı ebedî Cennet olsun…

 

Ayrılık şiiri

Bediüzzaman Said Nursî, Denizli hapsinden beraat ve tahliyeden sonra bir buçuk ay Şehir Palas Otelinde kalmıştı.

3l Temmuz l944 Perşembe günü bir komiser refakatinde Denizli’den Afyon’a hareket etmişti. Bu hareket esnasında Hasan Feyzi Efendi, Üstad’ına: “Hazretinize buradan ayrılırken söylemiştim” başlığını taşıyan şu ayrılık şiirini takdım etmişti:

“Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak

“Yine fırkat, yine hasret, yine hüsran olacak

“Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm

“Çünkü hicran dolu kalbim yerine hicran olacak

***

“Yine göç var diye mecnuna haber verme sakın

“Yine matem, yine zari, yine efgan olacak

“Açılan ol gül-ü tevhid, sararıp solsa gerek

“Kapanıp Kâbe-i irfan, yine viran olacak

***

“Haber aldım ki, yarın yâd olacakmış bize yar

“Ne büyük yâre ki kimler buna derman olacak

“Bu büyük derd ü elemden kime şekva edeyim?

“İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.

***

“O şifa bahş olan envarını sen çeksen eğer

“Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak!

“O temiz pâk nefesin, âb-ı hayatı bu çölün

“Onu dûr etme ki her fert ona reyyan olacak

***

“Hele ol nur-u şerifin kime değmişse eğer,

“Küçücük zerre de olsa, meh-i tâban olacak.

“O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe benim

“Bu küçük kalbi hazinim yine handan olacak.

***

“Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem

“Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.

“Nazarın erse garip başıma ey nur-u Hüda

“Bugün artık bu hakir bende de umman olacak.

***

“Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicap;

“Yine haksın, buna şahid yine Kur’an olacak

“Kab-ı Kavseynden alıp dersimi bildim ki ayân,

“O güzel nur-u bedi, âleme sultan olacak.

***

“Sakınıp Feyz-i bîçareye bahs açma bugün

Yeni baştan, yine şeydâ, yine giryan olacak.”

 

Ayrılık şiirinin açıklaması

Hidayetin nuru çekilince, yine her taraf karanlık olacak, yine ayrılık, yine hasret, yine hüsran olacak.

Ey ağlayan gözlerim, yaş yerine kan akıtarak ağla, çünkü, ayrılıklarla dolu olan kalbim yine ayrılıklarla dolacak

Yine göç ve ayrılık var diye mecnuna haber verme sakın. Çünkü yine matem, yine feryat, yine inleyiş ve yine figanlar olacak.

Açılan tevhid gülü bu ayrılıktan dolayı sararıp, solacaktır. İrfan burcu, iman ocağı yine bu ayrılıktan dolayı viraneye dönecektir.

Ben işittim ki yarın sevgili bize yabancı olacakmış, bizden ayrılacakmış. Bu öyle büyük bir yara ki, bu yaraya kimler derman olabilecek?

Bu büyük dert ve elemden ben kime şikâyet edeyim, çünkü benim dert ve elemimi işitenler de benim bu inleyişim karşısında inlemeye başlayacaklar.

O şifa veren nurlarını eğer sen benden çekersen, bana kim nur verecek, beni kim aydınlatacak? Benim dertlerime kim Lokman olup, tedavi edebilecek?

Ey sevgili Üstadım, senin o temiz pâk nefesin bu çölün, bu kurak talebenizin hayat suyudur, can kaynağıdır, ne olur bu hayat menbaını benden uzaklaştırma, çünkü benim gibi her fert, her şahıs bu kaynaktan bana kana kana içip doyacaktır.

O şerefli nurun kime değmişse, o nurla şereflenenler küçücük bir zerre deolsalar, o nur sayesinde ışık saçan bir ay parçası olacaklardır.

O ulu sultanın lütuf ve kerem dolu mübarek elini öptükçe benim küçücük kalbim seinç sürûrla dolacak.

Ey büyük Üstad, senin feyizli kapından uzakta kalmaya asla dayanamam, bu ıraklığı çekemem.

Benim adağım, arzum ve dileğim şu ki, canım sana kurban olsun, hayatım sana feda olsun.

Senin bakışın benim garip başıma bir değse, sen bana bir nazar etsen ey Allah’ın nuru! O zaman bu küçük kul, o vakit, o nur sayesinde bir umman olacaktır.

Bu mevcudat yüzüne her ne kadar perde çekse, seni görmemezlikten gelse, sen yine haksın, buna şahid ise Kur’an’dır.

Ben dersimi Kab-ı Kavseynden aldım ve gayet açık bildim ki, bu güzel ve eşsiz nur bütün dünyaya sultan olacaktır.

Sakın! Bu bîçare Hasan Feyzi’ye herhangi bir bahis açma, çünkü bu Hasan Feyzi yeni baştan âşık olacak, yeniden ağlamaya başlayacaktır.

Yazı kategorisi: Bediüzzaman'ın Talebeleri, Son Şahitler | » yorum bırak;

ABDULLAH YEĞİN

Yazan: HakanBa Temmuz 6, 2007

Son Şahitler 2.Cild s. 158

ABDULLAH YEĞİN

 Abdullah Yeğin, henüz bir ortaokul talebesi iken Bediüzzaman Said Nursî’yi ziyaret edip elini öpmüş ve talebesi olmuştu. Bediüzzaman ona “Nurcuların Abisi” diye iltifat ederdi.

 

Bediüzzaman’ı Kastamonu’ya l936 senesinde sevketmişlerdi.

Onun bütün hayatı boyunca kaderin sevki ile gezdirildiğini görüyoruz. O, sıla ile gurbeti kendi gönlünde birleştirmişti. Bu sebepten dolayı nereye sürülmüşse, orayı da bir vatan parçası olması dolayısıyla hoş karşılıyordu.

Kastamonu’da l943 yılına kadar kaldı. Bu yıllarda İnebolu, Taşköprü, Daday ve Araç gibi kazalardan İslâmiyeti öğrenmek isteyenler, ecdadına, an’anelerine bağlı insanlar Bediüzzaman’ın etrafında halkalandılar. İşte o tarihlerde Abdullah Yeğin de, henüz küçük bir talebe iken, bu fedakârlar kadrosuna dahil oldu.

Bediüzzaman’ın mektuplarında “Araçlı Abdullah” diye ismi  geçer.

Nur Risalelerini okumaktan dolayı başından geçen hâdiseler roman çapındadır. Bu hatıralar belki bizim yapamadığımız böyle bir çalışmayı da kapı açar ümidindeyim. Onun kadar mahkeme huzuruna çıkmış çok az kimse vardır. Nur davaları sebebiyle Urfa, Gaziantep, Ankara ve Adana hapishanelerinde aylarca yatmış, davaların hepsi de beraat ile neticelenmiştir.

Uzun yılların çalışma ve araştırmalarının neticesi olarak “Yeni Lügat” isimli kıymetli bir de eseri vardır.

 

İlk görüşme

Abdullah Yeğin hatıralarını kendisi kaleme aldı. Şöyle anlattı:

“Kastamonu Lisesi, orta kısım ikinci sınıftayım. (l940-l94l), Üstad’ın kiraladığı evin sahibinin ve bize gelen zatların sitayişle bahsetmeleri üzerine bende onu görmek ve ziyaret etmek arzusu uyandı. Onun hakkında duyduklarım, büyük bir zat olduğu, hediye kabul etmediği ve herkesi ziyaretine almadığı şeklinde idi.

“Bir gün okulda teneffüs esnasında sıra arkadaşım Rıfat’a bu konuyu açtım. ‘Burada çok kıymetli bir hoca varmış’ deyince arkadaşım, ‘Ben onu tanırım, evi bizim evin karşısındadır. Çok iyi bir kimsedir. Beraber seninle gidelim. Ben bazan ona gidiyorum’ dedi.

“Münasip bir vakitte birlikte gittik.

“Kapıyı çaldık. Kapı açıldı. Yukarı çıkarak sağdaki ilk kapıdan odasına girdik. Evvelâ Rıfat, sonra ben elini öpüp oturduk. Karyola gibi yüksek bir divanın üstüne oturmuş, dizlerine yorganı çekmiş, geriye doğru yaslanmıştı. Elinde bir kitap vardı. Saçları kulaklarının hizasına kadar gelmişti. İnce gözlüğünün üzerinden bize bakarak, ‘Sefâ geldiniz’ dedi. Arkadaşımdan beni sordu. O da ‘Benim mektep arkadaşımdır’ diye beni tanıttı. İsmimi sordu. Çok iltifat etti. İslâmiyetten, imanın güzelliğinden, ölümden, âhiretten bahsetti. Bir müddet sonra yanından ayrıldık

 

“Çok mütevazi idi”

“Başka bir gün yine ziyaretine gitmiştim. Çok mütevazi, çok engin gönüllü bir insandı.

“Tevazuundan dolayı bana öyle geliyordu ki, çok şey bilmiyor. Çünkü hep bizim bildiğimiz şeyleri anlatıyordu.

“Allah’ın birliğinden, insanın serbest, başıboş olmadığından, zamanın tehlikelerinden anlatırdı.

“Onun tevazuu, mahviyeti, alçakgönüllü oluşu, sevgi ve alakası bizi kendisine bağlamıştı.

“Zaman zaman diğer bazı arkadaşları da alıp ona götürürdüm. Çeşitli suallerimize güzel güzel cevaplar verirdi.

“Mektepte bir kısım muallimlerden edindiğim din aleyhindeki menfi fikirler, ancak Üstad’ın yanına gidince zail olurdu. Ümit ve şevkle ayrılırdık yanından.

 

“Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyor”

“Yine bir ziyaretimde şöyle bir sual sormuştum:

“Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyor. Bize Hâlıkımızı tanıttır.”

“Bu mevzuda uzun uzun izahlarda bulundu. Bu sualimizin cevabı ne zaman yazıldı, iyice hatırlamıyorum. Yanına gittiğimde Ayetü’l-Kübrâ’dan, Küçük Sözler’den Mehmed Feyzi Pamukçu okur, biz de defterlerimize yeni yazıyla yazardık.

“Ekseriyetle kâtipliğini Mehmed Feyzi Efendi yapardı.

“Kastamonu civarında Karadağ ve Hacı İbrahimdağı denilen yerlere bazan pazar ve tatil günlerinde müteaddit defalar Üstad’la birlikte giderdik. Üç dört kişi kırda, ayet’ül-Kübrâ’dan ve Sözler’den okurduk. Bazan iki Risaleyi karşılaştırır, tashih ederdi. İmanî, İslâmî mevzularda konuşmalar ve sohbetler olurdu.

 

“Bediüzzaman Hoca’nın yanına kimler gitti?”

“Bir gün mektepte coğrafya dersinde idik. Coğrafya hocası, ‘O mürteci Bediüzzaman denilen Hoca’nın yanına kimler gitti?” diye sınıfta sordu. Altı kişi parmak kaldırdık. Neden, niçin gittiğimizi sordu. Üstad’ın inkılâp düşmanı olduğunu, Atatürk’ü sevmediğini söyledi. Bizi inzibat meclisi denilen disiplin kuruluna sevketti.

“Disiplin kurulunda çeşitli sualler soruldu. Yazılı-cevaplı ifadelerimiz alındı. Neticede Suat isimli arkadaşımıza ve bana altı gün mektepten tard cezası, diğer arkadaşlara da ihtar, tekdir gibi cezalar verdiler.

“Verdiğimiz ifadelerde dinimizi öğrenmek için gittiğimizi, kimse aleyhinde bir konuşma olmadığını, dindar olduğumuzu, ibadet etmeyi sevdiğimizi söyledik. Bu hâdiseden birkaç gün sonra kaldığım evi polisler bastılar. İnceden inceye arama yaptılar. Bir şey bulumadılar.

“Üstad’ın evinde bana ait bir defter ve ismim bulunduğu için Denizli savcısı telgrafla evimizin aranmasını istemiş.

“Emniyette ifadem alındı. Başımdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Savcı: ‘Müftü var, birçok hocalar var. Niçin onların yanına gitmiyorsunuz?’ dedi. Ben de müftüyü tanımadığımı söyledim.

 

Urfa yılları

“Askerlik yıllarımız hariç Urfa’da sekiz sene kaldım.

“Üstad, hayatının son yıllarında gezmeye başlamıştı.Biz, mutlaka Urfa’ya da gelidr diye bekliyorduk. Hattâ davet etmiştik. Gazetelerden seyahatlarını takip ediyorduk. Vefatından bir iki ay önce Isparta’ya gitmiştim. Ziyaretimde:

“Üstadım! ‘Urfa’ya geleceğim dediniz’ gelemediniz. Oradaki yatak vesair eşyalarınız ne olacak?’  demiştim.

“Sen ne yaparsan yap, seni vekil ediyorum’ dedi.

“Ben de ‘Satarım’ dedim. ‘Sen bilirsin’ gibi cevaplar vermişti. Artık ben Urfa’ya geleceğinin ümidini kaybediyordum. Belki de gelemeyecek diye düşünüyordum.

 

“Üstad geldi”

“O sırada Üstadımız çok seyahat ediyordu. Lehinde, aleyhinde yazılar gazetelerde çıktığı gün, gazeteleri takip ediyorduk. Kadıoğlu Camii hücresinde kalıyordum. Hüsnü kardeşim ve Zübeyir Ağabey Üstadımızın yanında idi. Abdülkadir Badıllı da askere gitmişti. Onun için yalnızdım. Gelen giden ziyaretçiler, Risale-i Nur isteyenler oluyordu. Bir Pazartesi günü, öğle yakındı. Abdest alırken hararetle birisi  geldi. ‘Üstad geldi, Üstad geldi’ diye acele söyledi. Ben ayaklarımı yıkarken Zübeyir Ağabey acele ile dış kapıdan içeri girdi. Telaşla Üstad geldi. ‘Acele gel’ diye beni çağırdı. Acele ile ayaklarımı yıkadım. Hemen beraber koştuk. Sabri Küçük, ‘En iyi otel, İpek Palas otelidir’ demişti. Taksiye bindik, o tarafa gittik. Takside Üstadımızın halini, zafiyet ve halsizliğini görünce, çok perişan olmuştum. Âdeta ağlamak istiyordum. Daha evvelki görüşmelerimizde sık sık bize diyordu: ‘Bana bağlanmayanız. Risale-i Nur’a bağlanınız. Ben aciz bir insanım, kusurlarım var. Risale-i Nur, Kur’ân’ın malıdır, ona bağlıdır. O size yeter. Ben de sizin gibi bir ferdim. Beni büyük bir zattır diye tanımayınız. Risale-i Nur’da konuşan delil ve bürhan, hakikattır.’ İşte bu sözlerin mânâsını düşünüyorum. Şaşkın bir halde idim. Üstad’la konuşmadığımız için üzgün olduğum gibi hastalığının şiddetini de görüyor, müteessir oluyordum. ‘Bana bağlanmayınız’ sözlerini düşünüyordum. Hemen Üstadımız geldi, diye seviniyor, hem de hastalığının şiddetinden çok müteessir oluyordum.

“Üstad çok  rahatsızdı. Ayakta duramayacak bir halde idi. iki koluna girerek İpek Palas Oteline çıktık. Bu esnada gelen polisler Üstad’ın kim olduğunu soruyordu. Biz de cevap veriyorduk.

 

“Küfür ölmüştür”

“Salı sabahı, yani gelişinden bir gün sonra rahatlar ve iyileşir gibi olmuştu. Yanına girdiğimde bana hitaben, ‘Hiç merak etme! Küfür  ölmüştür. Bundan sonra birşeyler yapamazlar!’ diyordu. Elimi bırakmak istemiyor, Urfa’nın ehemmiyetinden bahisle Urfa’lıların İslâmiyete olan hizmetlerinden anlatıyordu. Urfa’nın Türk, Arap, Kürd gibi Müslüman kardeşleri birleştirmeye vesile olacağından bahsediyordu. Gelen ziyaretçilere de çok alâka ve iltifat ediyordu. Yüzlerce Urfa’lı otele gelip, ziyaret edip elini öpüyorlardı.

“Polisler, zabıta müdürleri, çeşitli memurlar, gruplar halinde ziyaretine geliyorlardı. Otelin etrafı mahşerî bir kalabalıkla kuşatılmıştı. Üstad polislere hitaben: ‘Biz sizlerin yardımcısıyız. Biz de emniyet ve asayişe hizmet ediyoruz’ diyordu.

 

“Hastayım, Urfa’dan ayrılamam”

“Gelen memurlar, Üstad’ın Urfa’yı terketmesini istiyorlardı. Yukarıdan gelen emri tebliğ ediyorlardı. Üstad, onlara cevaben:

“Siz görüyorsunuz, ben hastayım. Belki de buraya ölmek için geldim. Bu vaziyette ben yola gidemem. Biz birbirimizin yardımcısıyız. Risale-i Nur ve talebeleri daima emniyet ve asayişe hizmet etmişlerdir. Biz ehl-i dünyanın işlerine karışmıyoruz. Benim halimi şimdi görüyorsunuz. Siz benim namıma gidin, çalışın, ben buradan gidemem’ diyordu. Polisler gittikten sonra halkın eşrafı ve Demokrat Parti ileri gelenleri otele girerek üstad’ın durumu ile çok yakından ilgilendiler. ‘Biz Üstad’ı hiç bir yere vermeyiz’ diyerek vermemek için çalışacaklarını söyleyip ayrıldılar.

“Başvekil Adnan Merderes’e telgraflar çekildi. Senelerden beri imana hizmet eden, bütün ömrünü İslâmiyete vakfeden, daima milletimizin selâmetine çalışan ve dua eden, doksanlık bir İslâm mücahidinin Urfa’dan gitmesini istemek, neden icap etsin?Müfsitlerin, memleket ve din düşmanlarının iğfaline hükümetin, iktidarın vesile olmaması, âhir ömründe bu zatın serbest nefes almasına mani olunmaması için telgraflar çekilmesini, civar vilâyetlerdeki kardeşlerimize telefon ve telgrafla bildiriyorduk. Urfa’lıların müracaatlarıyla hükümet doktoru ve sıhhat müdür gibi  zatlar Üstad’ı muayeneye geldiler ve hastalığını gördüler. Katiyyen ve asla bu zat böyle yola çıkamaz, diye kararlarını verdiler. Salı günü halk ve hükümet arasında adeta bir hâdise çıkacak gibi idi. Urfa’lılar: ‘Biz Üstadımızı bırakmayacağız’ diyorlar ve hükümet ise Üstadımızın gitmesinin tekrar tekrar Ankara’dan Dahiliye Vekâletinden bildirildiğini söylüyorlardı. Urfa Demokrat Parti Başkanı merhum Mehmed Hatipoğlu celâlet ve şecaatla ‘Üstadımızı vermeyeceğiz’ diye çalışması binlerce tebriklere şayestir.  Nihayet o gün mücadele ile geçti. Hattâ Üstadımızın geldiği arabayı Hüsnü Bayram kardeşimizden polisler teslim aldılar. Anahtarlarını alıp, ‘Yarın sizi yola çıkaracağız’ diye hazırlıkta bulunmalarını söylediler.

 

“Üstad vefat etmişti”

“Üstadımızın başında sıra ile nöbet bekliyorduk. Otelci bize çok yardımda bulunuyordu. Kolaylık gösteriyordu. ‘Benim misafirime polisler nasıl karışır, misafir olan böyle bir zatı nasıl rahatsız edebilir? Bunu kanun da kabul etmez, insanlık da’ diyerek İslâmî şecaat ve cesaretini gösteriyordu. Gece geç vakte kadar Urfa’lı çok kimseler Üstadımızı ziyaret ettiler. Üstadımız hararetle onları okşuyor, vedalaşıyordu. Üstadımızın vefat edeceği hatırımıza geliyor ve fakat hizmetinin bitmediğini düşünerek aklımız kabul etmiyordu. Fakat bir kaç ay önce Isparta’daki ziyaretimde, ‘Ben Risale-i Nur neşroluncaya kadar bir ömür istiyorum. Ondan sonra bana lüzum kalmamıştır. Benim vazifemi Risale-i Nur yapar’ şeklinde konuşmuş idi. Fakat biz bunları düşünecek halde değildik. Gece saat üç sıralarında ben postahaneye merhum Adnan Menderes’e yıldırım telgrafı çekmeye gittim. Telgarafta ‘Doksan senelik ömrünü dinine, milletine hizmet için vakfeden kahraman-ı İslâm, Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin bunca sene çektiği zulüm ve işkence yetmiyormuş gibi, bir de kendi memleketinde misafirliğine dahi müsaade edilmiyor. Bu zulmün müşsebbipleri hesap vermeyecekler mi?’ gibi ifadeler vardı. Merhum Adnan Menderes, o zaman İstanbul Pera Palas Otelinde misafir idi. Ben postahaneden otele geldim. Bazı kardeşlerimiz Üstadımızın yanındaki başka bir odada idiler. Üstadımızın yanında Bayram Yüksel kardeşimiz bekliyordu. Ben de bir bakayım diye gittim. Bayram kardeşimiz bir kenarda, Üstadımızın odasında dua ediyordu. Bana gürültü etmeyelim, diye işaret etti. Fısıltı ile bana dedi ki: ‘Üstadımız uyudu, Şimdi çok rahat, gürültü etmeyelim, uyanmasın. ‘Ben yaklaştım. Nabıklarına baktım, atmıyordu. Nefes alışına dikkat ettim. ‘Kardeşim! Nefes aldığını hissetmiyorum.’ Bayram kardeş de, ‘Üstadımız bayıldı. Eskiden de bir defa böyle olmuştu’ dedi. Sonra Zübeyr Ağabey geldi. O da Üstadımızın bayıldığına ve uyuduğuna inanıyordu. Vefatını kabul etmiyorduk. Halbuki Üstadımız (Allah ondan ebediyen razı olsun) saat 03:00 sıralarında derin derin nefes alarak yatarken, Bayram kardeşimizi onun başucunda bekliyormuş. Üstadımız hafif doğrularak Bayram kardeşimize sarılır gibi yaparak uzanmış ve sakin  bir hale geldiğinden Bayram kardeş, Üstadımız  bayıldı zannederek etrafını örtmüş. ‘Rahat etsin inşaallah iyi olur’ diye bekliyormuş

“Biz hepimiz üzüntü ve ızdırap içinde sabahı bekledik. Namazdan sonra Urfa’lı Kurrâ Hafız Mehmed Efendi geldi. Üstadımızı ziyaret etmek istiyordu. Bir gün evvel ziyaret etmek için, zannedersem Mahmud Hasırcı ile beraber göndermiştim. ‘Gelsin diye haber verilmişti. Üstadımızın kapısını açtık. Üstadımızın yüzünü açarak gösterdik. Mehmed Efendi ‘İnnâ Lillah ve innâ İleyhi Râciûn’ diyerek mağfiret duasında bulundu. ‘Niye haber vermiyorsunuz?’ dedi ve gitti.

 

“Her tarafa haber saldık”

“Biz her tarafa, kardeşlerimize telefon veya telgrafla Üstadımızın vefat haberini bildirmeye başladık. Sabahleyin saat sekiz sıralarında bir Albayla, Emniyet Müdürü otele geldiler. Bize sert sert: ‘Ne duruyorsunuz? Gitmeyecek misiniz?’ diye çıkıştılar. Hemen bizden evvel otelci: ‘Gitmeyecekler, boşuna uğraşmayın. Üstad vefat etmiştir’ diye onlara cevap verdi. Onlar da süratle dönüp gittiler. Ağlamak istiyorduk. Gözyaşları, hıçkırıklar boğazımızda düğümleniyordu. Fakat gelen telefon, sorulan şeylere cevap vermek zorunda idik.

“Üstadımızın kabrinin Dergâhta olmasına karar verildi. Çarşamba ve Perşembe günleri Üstadımızın naaşı yıkanarak bekletildi. Urfa Valisi Urfa’da bulunmuyordu. Perşembe günü akşam üzeri Vali Bey, bizlerle görüşerek, fazla bekletilemeyeceğini ve imkân kalmadığını söyledi. ‘Bu mübarek Cuma gecesi onu kabre koyalım’ diyordu.

 

“Herkes Urfa’daydı”

“Nihayet biz de o gece Kadir Gecesi olması ihtimali, Ramazan’ın yirmi beşinci Cuma gecesi olması ve Urfa’ya çok Nur Talebesinin gelmesi gibi sebeplerle ister istemez, kabre konulmasına taraftar olduk. Diğer vilâyetlerden ‘Üstadımızın namazına biz de yetişelim’ diyerek, telefon ve telgraflar geliyordu. Dergâhta Üstadımızın gasli için tedbirler alındı. Otelden Dergâha kadar kalabalık ve sokaklar almayacak derecede izdiham içerisinde Üstadımızın tabutu eller üzerinde götürüldü. Sanki bütün dünya Urfa’ya toplanmış gibi bir hal vardı. Urfa’nın eski hocalarından ve Üstadımıza çok hürmet ve sevgisi bulunan Molla Hamid Efendi ve daha birkaç hoca ve imamlarda Üstadımızın yıkanmasında hazır bulundular. Nihayet oradan alıp Ulu Cami’ye namaz kılınması için onbinlerin elleri ve başı üstünde götürülmüştü. Caminin içindeki sol taraftaki bir odada akşama kadar bekletildi. Perşembe gecesi tabutu caminin içine alınarak hatimler indirildi. Sabahlara kadar dualar edildi.

 

Muhteşem bir cenaze namazı

“Perşembe günü ikindi namazını müteakib Ulu Camiin avlusunda cenaze namazı kılındı. Her taraf, meydanlar ve binaların üzerleri dahi insanlarla dolu idi. Ekseri Nur Talebeleri, Urfa’lılar ve hariçten gelenler, Vali, Belediye Reisi, hep namaz da hazır idiler. Mübarek tabutu tekrar eller üzerinde, askerler, polisler yardımıyla ve iştirakiyle Halil-ür-Rahman Dergâhına götürdük. Gerek Üstadımızı Halil İbrahim Dergâhına götürürken, gerekse çıkartırken senelerce Üstadımızın hizmetinde bulunmuş Zübeyr, Bayram, Hüsnü birbirlerine kolkola vermişler, adeta kendilerini kaybetmişler, ağlıyorlar, ‘Ah Üstadımızı’ diye feryad ediyorlardı. Ben bir zaman onlara demiştim: ‘Kardeşim, kendinize gelin, biz Üstadımızın fani şahsına bağlı değiliz.’ Merhum Ceylân kardeşimiz de buna cevaben dedi ki: ‘Sen ne konuşuyorsun, Üstadımız herşeyiyle Kur’ân’ındır, İslâmındır’ diye cevap verdiler… O gün adeta kıyamet kopmuş gibi bir hal vardı. Yağmur yağıyordu. Sema ağlıyordu…

“Etraftan bütün bizi tanıyan kardeşlerimiz, ‘Nur Talebeleri başınız sağ olsun’ diyorlardı. Senelerce evvel Üstadımızın bana hitaben: ‘Sana başın sağ olsun diyecekler, keçeli keçeli’ dediğinin mânâsını o acı günde anlamıştım. Hayatımda böyle bir manzara ve bir hal ile karşılaşmamıştım. Böyle bir vefat hâdisesini görmemiştim. Üstadımızın senelerce evvel ‘Ben de Urfa’ya geleceğim’ demesi bu şekilde hiç beklemediğimiz bir tarzda tecelli etmişti. Bütün Urfa’lılar bizimle alâkadar oluyorlar, acılarımızı paylaşıyorlar ve bizleri teselli etmeye çalışıyorlardı. Bütün gelen misafirleri kurbanlar keserek memnun ediyorlardı. Ziyafetlerle, İslâmî kardeşliği yaşayışlarıyla temsil ediyorlardı. Ulu Camiin önünde müteaddit kazanlar konulmuş, yemekler pişirilmişti.

 

Hükümetin evhamı

“Üstadımızın Urfa’ya gelişi hükümeti ve bilhassa muarızları evhama düşürmüştü. Üstadımızın kabrinin çok mübarek bir yerde bulunması, ziyaretçilerin her taraftan gelmesi, hususan etraf köylerden ahalinin kabri ziyaret edip,yüzlerini kabre sürmeleri gibi halleri ve aynı zamanda Şafii Mezhebinde cenaze namazının kabre karşı durarak da, mevta kabirde iken de kılınabildiğinden, Üstadımızın cenaze namazına yetişemeyen Şafiîlerin kabre namaz kılmaları zulmetli münevverler arasında su-i zanna sebep oluyordu.

“Gelenlerden bazıları şişelere Dergâhın suyundan dolduruyorlar, kabrin üzerine koyup dua ettikten sonra hastalarına şifa olsun diye içiriyorlardı. Yine bir kısmı Üstadımızın kabrinin üzerine şeker koyuyor ve onu hastasına götürüyordu. Bazıları da hatıra olarak, kabrin toprağını ceplerine koyup götürüyorlardı. Baktık ki kabirde toprak kalmıyor, beton ile üzerini sıvamak mecburiyeti hasıl oldu.

“Üstad sağlığında müdemadiyen mezarının gizli kalması için Cenab-ı Hak’tan niyazda bulunurdu. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda, ‘Bu insanlar mezar ziyaretinin usülünü bilmiyorlar, mezarda yatan makbul kulları vesile ederek Cenab-ı Hakkın dergâhına el açacaklarken, tehlikeli bir şekilde mezarda yatanlardan dilekte bulunuyorlar. Hayatta rahat yüzü göremedim, mezarımda rahatsız edilmemek için Rabbimden mezarımın gizli kalmasını niyaz ediyorum’ derdi. Gerçekten de mezarının bir kaç ay Urfa’da kalması esnasında bu arzunun ne kadar isabetli olduğu açıkça anlaşılmıştı.

 

27 Mayıs’çıların tutumu

“Ziyarete gelenlerin ekserisi ‘Talebelerini göreceğiz’ diye bizlerle görüşmeden gitmiyorlardı. Bu hal ehl-i dünyanın işine gelmezdi. Çünkü o havalide kuvvetli bir dinî cereyan daima ilerleyerek Risale-i Nur daha çok inkişaf edecek, dinsizlerin plânları târ ü mar olacaktı. 27 Mayıs’tan sonra da kaç gün ziyaretçiler devam etti. Türkiye’nin her tarafında bulunan talebeleri yer yer bazı vilâyetlerde, kazalarda ve köylerde sırf Allah rızası için halka Risale-i Nur’u okuyarak ders dinlettiriyorlardı. İmandan gelen bir fedakârlıkla Kur’ân-ı Kerim’in hakikatlarının öğretilmesine, tahkiki imana vesile olmaya çalışıyorlardı. 27 Mayıs’tan bir kaç  gün sonra dinsizlerin ifsadı neticesinde Urfa’daki tanınmış Risale-i Nur Talebelerine karşı hükümet harekete geçti.  Zaten ordu idareyi ele almıştı. Onbeş-yirmi kadar, Urfa ve civarındaki Nur Talebelerinden bir kısmımızı topladılar ve jandarma merkez kumandanlığına götürdüler. İhtilâl olalı bir-iki gün olmuştu. Bir kaç gün orada beklettikten sonra, sıra ile ifademizi almaya çağırdılar. İki binbaşı, bir kaç asker bizi tekrar tekrar çağırarak, muhtelif sualler sordular.

“Jandarma karakolunda ilk ifademde çok şüphelendiklerini binbaşı soruyor, ben de cevap veriyordum. Binbaşının hakaret ve tehditlerini unutmuş vaziyetteyim. En çok üzerinde durduğu nokta, ‘Niçin Urfa’da duruyorsun? İaşeni nasıl temin ediyorsun? Neden izinsiz camilerde ders okuyorsun?’ sualleriydi. Sonra Zübeyr Ağabeyin de ifadesi alındı.  Ondan sonra sıra ile hepimiz hakim üsteğmenin yanına esas ifademiz için gönderdiler. Hakim üsteğmen insaflı ve adaletliydi. Sandalye verdi, oturduk ve bir arkadaş gibi ifademizi aldı. Biraz konuştuktan sonra, ‘Sizi yanlış anlatıyorlar, bizim bildiğimiz gibi değilmişsiniz. Sizin suçunuz yoktur. Siyasiler işi karıştırıyor. Hükümete, askeriye hakim olduğu için böyle oluyor’ diye konuşmuştu. O gün ifadelerimizi aldıktan sonra hepimizi serbest bıraktılar.

 

“Her haliyle müstesna idi”

“Üstadımız lisan-ı hali gibi lisan-ı kali de bedi olduğundan onu gören hayretle ona bakardı. Çünkü kıyafeti, hali, hareketi kimseye benzemiyordu. Onun için onun şemâili hiç hatırımdan çıkmaz. İlk gördüğüm zaman ortaokulda olduğum halde kıyafeti bende öyle bir tesir bırakmıştı ki, ecnebi kılığını bir şiar-ı medeniyet telâkki eden Avrupa mukallitlerine karşı içimde bir nefret hasıl olmuştu.

“Hattâ önceleri Kürtlere karşı bir soğukluk vardı. Bizde Kürtlere hakaret ederler, elekçilere, çingenelere ve Kürt derlerdi. Üstad’ı gördükten ve onun samimî, şefkatli, âlicenap, îmanlı, merhametli tavır ve sözlerini dinledikten sonra, fakirlere, Kürt denilen kimselere, îman, cihad ve din kardeşlerimize bir muhabbet, bir hürmet hasıl oldu. Eskiden konuşmak istemediğim, o kılık kıyafeti bize benzemeyen kimselere karşı içimden bir sevgi hasıl olmuştu. Zulmün şiddetli devrinde (l940 senelerinde), polisten, jandarmadan halkın çok çekindiği zamanlarda aynı eski kılık kıyafetiyle sert ve dik adımlarla polis nezaretinden vali konağına doğru gidişini ve etraftan halkın ona hayretle bakışını, ürpererek seyredişini hiç unutmam.

“O zaman ben ve bir kaç arkadaşım Kastamonu Lisesi bahçesinde idik. İmanı, inancı, yüzünden, her halinden okunan bu vatan evlâdı, haliyle, tavrıyla müstevlilerin medeniyet namına telkin ettikleri sahtekâr zihniyete azimle karşı duruyordu. Bu hali ben o zaman düşünemiyordum, fakat içimden dinsizlere, din aleyhindekilere karşı bir nefret hasıl olmuştu. Üstad’ımın lisân-ı hâli bana bu dersi verdiği gibi, onun daima Allah’a iman, âhirete iman, Kur’ân’ın kudsiyeti, dinsizleri sevmemek, onlara taraftar olmamak halini telkin etmesi de unutamadığım hallerindendi. Onun lisan-ı hali dindarlığın şerafetini ilân ediyor, zihinlere nakşediyordu.

 

“Yazdıklarını yaşıyordu”

“Ben Üstad’ımın yanına şunun için gitmiştim: Kimseden hediye almazmış. Yaşayışını gördüm, hakikaten fakirdi. Odasının birinde bir kilim ve bir kaç tane bezden seccade vardı. Gerisi ise tam takır, boştu. Halkın eşrafı ve zengin kimseleri ona bir şey getirseler, o çok lâtif bir surette onu reddederdi. Kimseyi de gücendirmek istemezdi. Mutlaka bir karşılık vermeden bir eşya almaz ve yemezdi. Hakikaten yazdığı derslerdeki hali yaşıyordu. Konuşmaları hep Risale-i Nur’du. O derslerin tekrarı gibiydi. Onun için ben dikkatsizlik eder ve bazan da sözlerine aldırış etmezdim. Bu yazılıdır, ben bunu okurum ve biliyorum zannı ile hareket ederdim. Bu gafletimi de unutmuyordum..

“Kastamonu’da iken işim olmadığından ziyaretine giderdim. Ve bazen odun kırmak, suyunu getirmek gibi hizmetlerini yapmak isterdim. Onun kimsesiz haletine, fakirliğine merhameten yapmak isterdim. Bunu sonradan hatırlıyorum.

“Emirdağ’da bana: ‘Ben şimdi eski Abdullah’ımı kaybetmişim. Eski Abdullah yok’ derdi. Çünkü ben o zaman Üstad büyük bir zattır. Âhirzamanda gelen bir ıslahatçıdır, diyerek, ona daha başka hürmetle hizmet etmek isterdim. O bunları hissetmişti ve bana böyle derdi. ‘Ben kendime hürmet istemiyorum, bana bağlanmayınız. Risale-i Nur’a bağlanınız. O Kur’ân’ın dersidir.’

 

“Allah rızası için çalışmayı ders verirdi”

“Bir gün bir iş için iki elim önde birbirini tutar durumda, farkında olmadan hürmetkârâne bir tavırda Üstad’ın önünde durmuştum. O beni şiddetle azarladı, ‘Ben hürmet istemiyorum’ diye hiddet etmişti..

“Bununla beraber sırf rıza-ı İlâhiyi hedef ittihaz etmemizi daima telkin ederdi. Bir kaç üniversiteli arkadaşla Emirdağ’a ziyarete gittiğimizde, bize şu şekilde tenbihatta bulunmuştu:

“Kardeşim dünyada benden bir menfaat ümit ederseniz veya âhirette birşey bekliyorsanız, benim yanımda duramazsınız. Benden hiçbir şey beklemeyiniz. Ben de âciz kusurlu bir insanım. Sırf Allah rızası için düşünüyorsanız sizi kabul ederim…’

 

“Hediye kabul etmiyorduk”

“Yanında, hizmetinde kaldığımız müddetçe otuz kuruş tayinat parasından başka da bir şey vermiyordu. Kimseden hediye kabul edemiyorduk. Bazan otuz kuruşa bir kilo un alır ve un çorbası yapardık. Bir Kurban Bayramı’nda komşumuz Cafer Ağa kurban kesmişti. Israr etti, “Et getireceğim, kabul edin’ diye…. Ben içinden Üstad gücenir diye kabul etmek istemedim. Fakat kalben kabul etsem ne olur, bu bayramdır, diye düşünüyordum. Bir müddet sonra Cafer Ağa, Üstad’ı gördü ve beni şikâyet etti. Kurban payı veriyorum, almıyor diye. Daha evvel Üstad, benim kalbimi okumuş ki, ‘Sana bayramda et kabul etmene müsaade ediyorum’ demişti. Bu durum beni hem çok mahçup etmiş, hemde sevindirmişti.

 

“Ben Muallim Mustafa Sungur”

“Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde üçüncü sınıfa derste iken birisinin beni aradığını haber verdiler. Hemen çıkarak kapıya gittim. Köylü kıyafetinde genç bir arkadaştı.

“O kendisini ‘Ben Muallim Mustafa Sungur’ diye tanıttı. ‘Üstadımızın yanından geliyorum’ dedi ve beni kucakladı. Ben mahcup oldum, âdeta, ona sarılmak istemiyordum. Âlemin gözü önünde öyle köylü kıyafetli birisi ile sarılmak onuruma dokunuyordu. Fakat onun samimî anlatışları, fedailik durumu, Risale-i Nur’a olan sevgisi, bağlılığı bana çok tesir etmişti.

“Bunu nakletmekteki maksadım şudur: Risale-i Nur ve Üstad, insana samimî bir halet kazandırıyor. Mütevazi, enaniyetsiz, gurur ve kibirden âzade, kendini beğenmeyen, samimî, açık kalbiyle Cenab-ı Hakka mütevvecih olmuş, dünyanın en hayırlı vechesine dönmüş bir halet kazandırıyordu. Bu hal Üstad’da daha ulvî bir tevazu halinde görünüyordu. Hangi Nur Talebesiyle karşılaşsam, bu halet az çok belliydi. Hakiki ve ciddi bir samimiyet insanı sarıyordu. Onun için Üstadımızı ilk gördüğümde, onun tevazuu bana çok tesir etmişti. Hattâ ‘Kitap yazabilir mi, Arapça bilir mi?’ diye Feyzi Efendiden sormuştum.

 

“Risale-i Nur kimdir?’

“Üstadımız kendisinden bahsetmezdi. Risale-i Nur’u methederdi. Ben de çocukluktan olacak, bu Hocanın bahsettiği Risale-i Nur kimdir? diye düşünürdüm. Bir gün Feyzi Efendi’ye sormuştum: ‘Bu  Risale-i Nur kimdir?’ O da bana aynı odada kitap mütalaası ile meşgul olan Üstad’ımızı göstererek, ‘Efendi, Efendi’ demişti. Ben de taaccüple bakmıştım. O zaman demiştim; ‘Peki Efendim, kitap yazabilir mi? Arapça bilirmi?’ ilâ ahir… Üstad’ımızın, insanın en yakın dostu, en fedakâr kardeşi, en samimî arkadaşı gibi hareketleri ister istemez insanı kendisine bağlıyormuş. Fakat o kendisine değil, Kur’ân hakikatlarına, Risale-i Nur’a bağlanmamızı temine çalışıyordu.

“Ankara’da iken, her şeyi bırakıp Üstad’ımızın yanına gitmek istiyordum. Fakat düşünüyordum. Babam harçlık göndermezse, bir menfaat beklemeden, kimseden bir şey almadan nasıl yaşarım diye cesaretim kırılıyor. Üstadın kalbimizden geçenleri bildiğine, çok zaman cevap verdiğine veya tevafukla bu gibi şeylerin nasıl halledildiğine misal olarak şu hâdiseyi zikrediyorum:

“Emirdağ’a geldiğimde bir kitap açtı, bir sahifeyi gösterdi ve ‘Okuyabilir misin?’ dedi. Kitap, Kur’ân yazısı ile yazılmıştı. ‘Yavaş yavaş okurum’ dedim. Zora zora kitabı okudum. Orada talebe-i ulûm’un rızkına bereket düşer meâlinde mühim bir ders vardı. Okuyup bitirdikten sonra, ‘Dersini aldın mı?’ dedi. Ben de Ankara’da o fikrimi hatırladım ‘Aldım Üstad’ım’ dedim.

 

“Şimdiki talebelerim daha fedakârdır”

“Bir gün fedakârlıktan bahsederken demişti:

“Benim şimdiki talebelerim, Ruslarla harbederken benimle Şark’ta kendini ateşe atan fedâilerden daha fedakârdırlar. Çünkü, bütün ömrünü feda etmek kolay değildir. Bir anda insan kendini ateşe atsa, şehit olur gider. Devamlı surette sadakatla, fedakârlık ise, öyle kolay değildir. Onun için benim bu zamandaki talebelerim Eski Said’in talebelerinden daha fedakârdırlar. Ne vakit Şark’ta bu sır inkişaf etse, benim hemşehrilerim dine büyük hizmet ederler’ demişti.

“İslâm olanlardan kimsenin aleyhinde konuşmamızı istemezdi. Hattâ iyi biliyorum. Müslümanların reisidir diye, Mısır Devlet Başkanı Abdünnasır’ın aleyhinde konuşturmazdı. ingilizlere karşı sertçe ve cesurca karşı geldi diye onu da takdir ederdi.

 

“Çok muktesitti”

“Üstad’ımız muktesit olduğu gibi, bizi de iktisatlı harekete alıştırıyordu. Bir defa soğukta kömür yak diye mangalı gösterdi. Ben her zaman yaktığımız kömürlerden bir-iki avuç fazla kömür koyarak yakmıştım. Şiddetle azarladı ve ‘Bu fazla, israftır; ahmaklık etme’ diye fazla kömürü aldırmıştı.

“Her gün veya gün aşırı bir çanak yoğurt aldırırdı. Topraktan bir çanak 25 kuruşaydı. Ağzı örtülü gelmezse ondan yemiyordu. Hem ekmekten bir avucu ile ne kadar koparabilirse o kadar yerdi. Bazan onu da yiyemiyordu. Ekmek fırından ve kapalı yerden alınırdı. Açıktaki ekmekten aldırmaz ve ondan yemezdi. Bir bez torba içerisinde çarşıdan gelir ve daima kapalı kalırdı. Yemeği yalnız başına yemek isterdi. Yemek yerken görsek, yemeğinin belki yarısını bize veriyordu.

“Farkında olmadan yemek yerken içeri girsek, hemen ‘Midenin kerameti var’ der ve biraz olsun yemeğinden verirdi.

“l953 seneleri zannederim, Çamlıca’da köşkü bulunan Barla’lı eski talebelerinden bir zat Üstad’ı oraya davet etti. Üstad o gün benimle gitmişti. Yanımızda bir de şoför vardı. Çamlıca’ya vardık. Bir kaç zat da oraya gelmişlerdi.

“Öğle vakti yemek geldi. Fevkalâde bir ziyafet vardı. Üstad’ımız hane sahibine fevkalâde memnuniyetini söyledi ve sofraya oturmadı. ‘Ben rahatsızım, midem rahatsız oluyor, bana bir parça ayırın, verin’ diyerek bizden ayrı bir ağacın altına giderek sadece bir kap yemekten bir parça yemişti. ‘Bunu padişah ziyafeti olarak kabul ediyorum’ diye ev sahibi zata iltifat etti. Sonra arabada gelirken bana iktisattan ve böyle ziyafetlerin zararlarından ve su-i istimal edildiğinden, din hizmeti mukabilinde karşılık almanın zararlarından, bu gibi zevkli, dünyevî ahvalin faniliğinden bahsederek tenbihatta bulunmuştu.

“Zaten Üstad’ımız daima iki vakit yemek yerdi. Bir kuşluk vakti, bir de ikindiden sonra. Bir kap yemekten fazla yediğini pek bilemiyorum.

 

“Vefakârdı, kimseyi incitmezdi”

“Üstad’ımız hiç kimseyi incitmek, istemediği gibi, eski sadık dostlarını da hiç unutmaz, onları hatırlarsa göz yaşı dökerdi. Onun şefkatini ve dostlarına sadakatını bilmeyen azdır.

“Üstad’ımız, yanına gelen meşhur kimselerden kim olsa onlara iltifat eder, onları kendi haliyle kabul ederek, iyi cihetlerinden bahsederek kendine müteveccih hizmetlere az çok teşvike çalışırdı.

“Emirdağ’da Samsun Mahkemesi için rapor almak icap etmişti. Oranın hükümet tabibini halk mason biliyordu. Hem de bu doktor Üstad’ın aleyhinde idi. Rapor vermesi, de ihtimalden değildi. Öyle iken, Üstad onun müracaatını kabul etti ve doktoru eve davet ettik. Üstad’ın hakikaten hasta olduğunu, bir görüşmek iyi olacağını vesair daha ne söylendi bilmiyorum. Üstad’ımız yatıyordu. Doktor geldi. Onunla bir müddet yalnız görüştü. Sonradan duyduğumuza göre ona Üstad’ımız başına neler geldiğini, esas gayesinin ne olduğunu anlatmış. Hakikaten hasta olduğundan, rapor alması lâzım geldiğini söylüyor ve diyor ki, ‘Sen bana rapor verme, Eskişehir’e havale et, sana bir zarar gelmesin’ diyor. Ve Hüccetü’z-Zehrâ kitabını vererek namaz kılmasını tavsiye ediyor. Doktor evden çıkarken, ‘Biz Hoca Efendi’yi bilememişiz, hakikaten tanıyamamışız, şimdi namaz kılmak ile de borçlandım’ diyerek gitmişti.

 

Hülâsa

“Hülâsa, Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî kendisi için değil, dünyada rahat etmek için değil, hırka, fırka için de değil, imanı kurtarmak, imana musallat olan mikropları, vesveseleri tasfiye için çalışıyor, birlik beraberlik istiyor, ittihadı bozacak hallerden, ihtilaf çıkaracak mevzulardan çekiniyordu. Onun için sırf mü’minler arasındaki müşterek düsturları ele alarak onları vuzuha kavuşturuyor, teferruatla meşgul olmuyordu. ‘Elbette herşeyden evvel, imanımızı taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz’ diyerek, âhirzaman fitnesinden mü’minlerin salimen kurtulmasını niyaz ediyor, ona çalışıyordu. Onun için hep aynı mevzuları başka başka cepheden ders veriyordu. Talebelerini mümkün mertebe başka mevzulardan şahsî çekişmelerden menedip, Kur’ân’a dair her hizmeti alkışlıyordu. Risale-i Nur’a hizmeti her hizmetten üstün tutması bunun içindi.

“Şahsî kusurlara bakmıyordu. Bir şahsı İslâmî cereyana ve Nurculuğa dost yapmaya kıymet veriyordu.

“Üstad’ımızın son günlerinde, vefatından bir iki ay önce idi. Tenezzülen beni Urfa’ya yolcu etmek için Afyon Çay nahiyesine doğru arabada gidiyorduk. Ben Üstad’ımıza Diyarbakır’dan ve orada hizmet eden ağabeyden bahsettim, onu ziyaret edeceğimi söyledim.

“Üstad, ‘Yok,Urfa oradan ileridir. Gitmeye lüzum yok!’ diye bana iltifatla mukabele etti. Sonra da Hüsrev Ağabeyden bahsederek onu ziyaret etmeyi istemiştim. Yine Üstad’ımız ona da lüzum olmadığını, Risale-i Nur var, size kâfidir, diyerek reddediyordu.

“Başka bir şey, bir fikir sormak istiyorsan, işte Zübeyr’ diye yanındaki Zübeyr Ağabeyi gösteriyordu. Fakat o anda başka birisi de olsa idi Sungur, Ceylân gibi onları da gösterir ve onlara da havale edebilirdi.”

Abdullah Yeğin’in bu hatıraları, görüp işittikleri sadece bir kısmıdır. Elbette otuzbeş yıllık hatıralar bu kadar olamaz. Bir bahr-ı ummân küçücük su testisine sığar mı?

Yazı kategorisi: Bediüzzaman'ın Talebeleri, Son Şahitler | » yorum bırak;