–=[Muhabbet Fedaileri]=–

Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

‘Risale-i Nur Araştırmaları’ Kategorisi için Arşiv

Risale-i Nur ve Fıtrat Kanunları

Yazar HakanBa Temmuz 13, 2007

Risale-i Nur fıtrat kanunlarına uygun mudur?

Risale-i Nur fıtrat kanunlarına uygun mudur?
Bu suale cevap vermeden önce fıtrat kanunları hakkında kısaca açıklamalarda bulunalım:
Fıtraf kanunları:
Cenab-ı Allah’ın, “âdetullah,” “sünnetullah” diye tabir ettiğimiz kâinatta vaz ettiği ve âlemde câri olan kanunları ile insanın mahiyetine dercettiği kanunlarının hey’et-i mecmuasıdır.

Bu kanunların bir kısmi, kâinatta cârı olan kanunlardır ki, bu kanunları bugünkü tatbîkî ilimler keşfetmektedirler.

Meselâ, yerçekimi kanunu, suyun kaldırma kanunu gibi…

Diğer kısmı, insanın hilkatine dercedilmiş kanunlardır.

İnsan fıtratına nakşedilmiş kanunlardan bazılarını önemine binaen zikredelim:
* “Beşer dinsiz yaşayamaz.”
* “İnsan fıtratında mülkiyet esastır.”
* “İnsan acz ve zaaf üzere yaratılmıştır. Şefkate muhtaçtır.”
* “İnsan ihsanın kölesidir.”
* “İnsan tahakküm ve terörden hoşlanmaz.”
* “İnsan sadece maddî ve süflî bir varlık değildir. Midesi rızka muhtaç olduğu gibi, kalb ve ruhu da mânevî rızıklara muhtaçtır.”
* “İnsan ebed için halk olunmuştur. İnsan fıtratı ebediyeti arar, bekayı ister.”
* “İnsan sevdiğini anar, sevdiğini zikreder.”
*İltica, istiğfar, istimdat, dua ve talep fıtratın vazgeçilmez lâzımlarındandır.”
* “Fıtrat; insaniyete lâyık itibar ister.”
Kâinata vaz edilmiş, fıtrata nakşedilmiş bu kanunlar kâinattan koparılıp atılamaz, fıtrattan sökülüp çıkarılamaz.

İnsaniyet bu kanunlar arasındaki ilişkiyi kavradığı, dengeyi tesis ettiği zaman kemalini bulur.

Ancak, fıtrata nakşedilen bu esasları keşfetmek, kanunlar arasındaki dakik dengeyi kavramak, fıtrattaki bu muvazeneyi ş: tefsir etmek ve hayatın bütün tabakalarına, beşerin bütün ilişkilerine hikmet ve adaletle tam yansıtabilmek beşerin takatının fevkindedir.

Bu sebeple beşer, bu esasları ders verecek, bu hakikatleri talim ettirecek bir muallime, bir mürebbiye, bir müfessire muhtaçtır.

Bu muallim ve müfessir ise Kur’ân-ı Kerimdir, Furkan-ı Hakimdir.

Bu hakikat Risale-i Nurda şöyle dile getirilir:
“Evet, Kur’ân-ı Hakim, şu Kur’ân-ı azîm-i kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır.
Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sahifelerinde ve zamanın yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir.”
Bediüzzaman’a göre, şu muhteşem; muazzam ve mükemmel olan kâinat bir kitab-ı ekberdir.
Kur’ân-ı Hakim ise, “kâinat kitabınin kıraatıdır ve nizâmâtının tilâvetidir ve Nakkaş-ı Ezelisinin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor.”

Bediüzzaman’daki bu tespitler bizi şu neticeye ulaştırmaktadır:

Fıtrat kanunlarını anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerimi mütalâa etmek şarttır.
Risale-i Nur Külliyatını okuduğumuz zaman şu realite ile yüz yüze geliriz:

Risale-i Nur’un yüklendiği görev, kâinatta ve insan fıtratında câri olan fıtrat kanunlarını açıklamaktır.

Risale-i Nur, Kur’ân-ı Kerim’in hakiki ve mânevî bir tefsiri olduğu için onun maksadı; kâinat kitabını okumak, fıtratın gayesini, hilkatin neticesini beyan etmektir.

Çünkü, Cenab-ı Hak kâinatı insan için, insanı da marifet ve muhabbeti için halk etmiştir.

Bu hakikatları Bediüzzaman’dan dinleyelim:
“Katiyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır.
Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.

Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.

Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır:

Onlar onsuz olamaz.

Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır.

Onu hakiki tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten mübtelâ olur.

Evet, şu perişan dünyada, âvare nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?”
İşte Risale-i Nur’ların ilk ve en birinci gayesi, fıtratın en yüce neticesini anlatmak; yani Allah’ı bildirmek, onun muhabbet ve marifetini kalb ve ruhlara nakşetmektir.

Altı bin küsur sayfalık Risale-i Nur Külliyatı’nın mihveri budur.

Hep bu mânâ etrafında döner, durur. Onu anlatır, ondan bahseder.

Kalb ve gönülleri bu mânâ için tutuşturur, yakar.

Fıtratı aşk ile yoğrulmuş gibi sermest-i cami-i aşk olan Mevlânâ Câmi bu hakikati şöyle vecizleştirir
* Yeki hah: Yani yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.
* Yeki han: Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.
* Yeki cuy: Biri talep et, başkaları lâyık değiller.
* Yeki bin: Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar.
* Yeki dan: Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.
* Yeki guy: Biri söyle, Ona ait olmayan sözler, mâlâyani sayılabilir

Bediüzzaman içtimai hadiselerdeki başarının sırrını da fıtrat kanunları ile açıklamaktadır.
Ona göre, beşerin içtimai hayatında bir çığır açan fıtrat kanunlarına uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz.

Bediüzzaman içtimai hâdiselerdeki başarının sırrını da fıtrat kanunları ile açıklamaktadır.
Ona göre, beşerin içtimai hayatında bir çığır açan fıtrat kanunlarına uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz.

Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.

İçtimai çarklar altında kalır, ezilir.

Fıtrata muhalefet edene fıtrat muvafakat vermeyecektir.

Bunun tarih sahnesinde yaşanan en canlı örneği komünizmdir.

Çünkü komünizm fıtrata muhalefet ettiği için yıkılmıştır.

Fıtrata muhalefet eden bütün sistemler er geç yıkılacak, param parça olacaktır.
Bediüzzaman, İslâmiyet ile fıtrat kanunları arasındaki ilişkiyi şu cümleler ile dile getirmektedir:
“Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazaneyi muhafaza etmiştir.
İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir.

Zaman uzadıkça, aralarında ittisal (bağlılık) peyda olmuştur.

Bundan anlaşılır ki;

İslâmiyet, nev’-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden (sarsıntıdan) vikaye eden (koruyan) yegâne bir âmildir.” (İşaratül İcaz)

Prof Dr. Şener Dilek

Kaynak: SaidNursi.de 

Yazı kategorisi: Risale-i Nur Araştırmaları | Leave a Comment »

Risâle-i Nur’un Yazılma Sebebi

Yazar HakanBa Temmuz 2, 2007

Risâle-i Nur’un Yazılma Sebebi

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Cenâb-ı Hakkın her asırda gelmesini vaat buyurduğu müceddidlerden, din yenileyicilerinden biriydi ve sonuncusuydu. Asrımızda çeşitli felsefi cereyanların alevlendirdiği küfür ve inkâr fikri kara bulutlar gibi Müslümanların ufuklarını sarmıştı. Müslüman çocukları Allah’ı, Peygamberi (asm) ve Kur’ân’ı tanımaz ve inkâr eder haldeydi. Okullar ve öğretmenler Allah’tan ve Peygamberden bahsetmiyorlardı. Müslüman çocuklarının böyle yetişmesi halinde ileride ülkenin topyekûn kaosa, anarşiye, şiddete, ahlâksızlıklara, fuhşiyata ve çeşit çeşit kötülüklere sürüklenmesi işten bile değildi.
Oysa İslâm dini indiği gün gibi tazeliğini koruyordu. Kur’ân gün geçtikçe, zaman ihtiyarladıkça gençleşiyordu. Sünnet-i Seniyyenin, ilimler ilerledikçe değeri anlaşılıyordu. İslâmın ter ü taze iman esasları modern teknolojiyle birlikte anlaşılır şekilde gözler önündeydi.
Diğer yandan Kur’ân okumayı, öğrenmeyi, araştırmayı, incelemeyi, düşünmeyi, akıl yürütmeyi emrediyordu. Kur’ân tek harfi bile bozulmamış Allah’ın tek kitabıydı. Tazeliğini gün geçtikçe zihinlere nakşetmeye istidadı vardı. Kur’ân düşürüldüğü uçurumu asla hak etmemişti ve Kur’ân kendini savunmalıydı.
Müslümanlar dinlerinin kıymetini yeniden anlamalılar ve Batıdan görgü, görenek ve sosyal değer dilenmek yerine, yeniden aşkla ve istekle dinlerine sarılmalıydılar. Çünkü bozgunculuk, sapıklık, dalâlet ve fesatçılık olmadıkça aranan her türlü yenilik, Müslümanlık dininde bin dört yüz yıl öncesinden beri mevcuttu. Kur’ân bütün teknik buluşlara açık olmakla kalmıyor, Peygamberlerin hayatlarını ve mucizelerini örnek vererek, her türlü icadı arkasına teşvik kamçısı vurup destekliyordu. Kur’ân Müslümanlardan ısrarla ilim ve düşünce istiyordu. Asrımız eski asırlara nispeten daha fazla okumayı ve yazmayı başarmış, ilmi ve öğrenmeyi ön plâna almış, bilimi ve tekniği verimli biçimde kullanmış, en ücra yerleşim birimlerine kadar açılan okullarla kitaba bağlı medenileşmeyi önemser hale gelmişti. Böyle bir asırda okumayı farz kılan Kur’ân’ın anlaşılmaması düşünülemezdi. Fakat Kur’ân merhum Mehmet Akif Ersoy’un ifade ettiği gibi, asrın idrakine sunulmalı, asrın anlayışına göre yeniden yorumlanmalıydı. İslâmın ter ü taze iman esasları çağ insanının aklı seviyesinde yeni burhanlarla anlatılmalı, ispatlanmalıydı. İnkârın ve küfrün temellerinin ne kadar çürük olduğu bütün gören gözlere, işiten kulaklara, düşünen akıllara gösterilmeliydi.
İşte hicri on üçüncü asrın imamı ve müceddidi bulunan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu, Kur’ân’ın her geçen gün gençleşmekte bulunduğunu, Kur’ân’ın hep taze kalan değerleriyle anlaşılır olmayı çoktan hak ettiğini dünya insanına göstermek üzere, Allah’ın yardımıyla Risâle-i Nur eserlerini yazdı.
Başlangıçta yapayalnızdı. Karşısına türlü zorluklar çıkarıldı. Mahkeme mahkeme dolaştırıldı, suçlandı, idamla yargılandı. Fakat o yılmadı. Korkmadı. Umutsuzluğa kapılmadı. İradesini hep kavi tuttu. Müsbet davranıştan vazgeçmeyerek hep Allah’a tevekkül etti ve atması gereken hiçbir adımdan geri kalmadı. Girdiği bütün mahkemelerden beraat alarak, dâvâsının hak olduğunu adaletin eliyle de, mahkemelerin diliyle de ispat etti.
Risâle-i Nur kitaplarıyla Kur’ân’ı asrın anlayışına yeniden sundu, iman esaslarını yeniden tefsir etti, İslâm’ı yeniden yorumladı, ümmetin Sünnet-i Seniyye anlayışını yeniden tamir etti. Ve İslâmiyet’in barışçı, iyiliksever, doğru, yüksek bir insanlık dini olduğunu bütün dünyaya ilâan etti. Altı bin sayfayı aşkın Risâle-i Nur’lar ile tam bir iman inkılâbı gerçekleştirdi. Müslüman’ın imanını taklidi imandan tahkiki iman seviyesine yükseltti. Müslüman’ı araştırmacı ve tahkik edici bir üslûp ile yeniden ve daha yüksek şekilde imanına kavuşturdu. Müslüman’a, kâinata meydan okuyan bir iman kazandırdı. Şimdi bizlere düşen Risâle-i Nur eserlerini okuyup anlayarak, bu iman inkılâbı ile boyanmak, imanımızı güçlendirmek ve asrımızın verdiği küfür ve isyan fikrine inat, Allah’a kul olmaktır.
Süleyman Kösmene – Yeni Asya Gazetesi – 18.07.2006

Yazı kategorisi: Risale-i Nur Araştırmaları | Leave a Comment »

Risale-i Nurda İlm-i Cifr ve Ebced Hesabı

Yazar HakanBa Temmuz 2, 2007

Risâle-i Nur’da İlm-i Cifr ve Ebced Hesabı

Risale-i Nur’da ebced ve cifr ilminin mahiyetini anlatan kısımlar az olmakla birlikte, ebced ve cifr ilminin metodlarından faydalanılarak bazı ayet ve hadislerin yorumlandığı görülür. Risâle-i Nur Külliyatı’nda ayet ve hadislerin külli mânâlarından başka her asra bakan işari bir yönü olduğu hakikatini ispatlamak amacıyla ebced hesabı ve cifr ilmi zaman zaman kullanılmıştır.
İlm-i cifr, ansiklopedilerde, “gelecekte vuku bulacak olayları değişik metotlarla öğrettiğine inanılan ilmin adı” olarak tanımlanır. (Metin Yurdagür, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “cefr” maddesi, c: 7, s. 215) Hz. Ali ile Cafer es-Sadık’a nisbet edilen eserlere de genellikle “el-Cifr” denilmektedir. Sosyolog İbn Haldun’a göre ilm-i cifr, bir disiplinden ziyade, şahsi kabiliyetle alakalıdır. Mukaddime adlı eserinde ilm-i cifrin ilham ve keşif ile ilişkisi üzerinde durmuştur. (Mukaddime, II, s. 823) Haldun’a göre cifr ilmi sadece belli birikim ve kabiliyet sahibi olan insanlar tarafından kullanılırsa doğru sonuç verecektir. Aksi halde yanlış bilgilendirmelere neden olabilmektedir. Kısaca, İbn-i Haldun, cifrin ilim olmaktan ziyade bir nasip ve şahsi kabiliyet meselesi olduğu üzerinde durur.
Kâinattaki düzene ilgisiz kalamayan insanoğlu, kâinatın matematik düzeni ile varlık alemi arasında ilişki kurmuştur. Keldaniler, Asurlular, Babiller, Mısırlılar ve hatta Yahudiler ve Hıristiyanlar arasındaki ilim erbabı, çeşitli yöntemlerle kâinatın sonu ve durumu, devletlerin akıbeti gibi konularda yorumda bulunmuşlardı. İlkçağ filozoflarından Pisagor, varlıklarla sayılar ve geometrik şekiller arasında kesin ilişkiler bulunduğunu savunmuştur. Yahudi mistik hareketi olan Kabala ve Tevrat’ın Batıni yorumunu ihtiva eden Zohar’da harflerin sırlarına dayanan bir ilimden söz edilir. Yaygın kanaate göre Kabalistlerin en önemli kitaplarından biri olan Sefer Yezirah, Hz. Musa’nın Tur-u Sina’da yakınlarına öğrettiği “ilm-i esrar”dan oluşmuştur. Buna göre birer “ilahi kelime” olan dış varlıklar arasındaki münasebetlerin, uyum ve zıtlıkların hepsi İbranice’nin yirmi iki harfi arasında da mevcuttur. Görüldüğü üzere cifr ilmi sadece İslam medeniyeti içerisinde kullanılmış bir disiplin değildir. Eski Yunan medeniyetinde sayılarla kâinatın düzeni arasında ilişkiler kuran görüşlere rastlandığı gibi, Ortadoğu medeniyetlerinde özellikle Yahudi ve Hıristiyan medeniyetlerinde, Asur, Babil ve Mısır’da da sayısal düzen ile alem arasında ilişkiler kuran sistemler mevcuttu. Bu yüzden cifr ilminin veya buna benzer ilimlerin İslam Medeniyetine ait olduğunu düşünmek yanlıştır.
Arap alfabesindeki her harfin rakamsal bir değerinin olduğu sistemin adı ise “ebced”dir. Ebced aynı zamanda Arap alfabesinin ilk tertibidir. Ebced, aslında Arap harflerinin kolaylıkla hatırda tutulmasını sağlamak için eski dönemlerde geliştirilmiş bir formül olup, gerçekte bir anlamı olmayan kelimelerin ilki “ebced” şeklinde okunduğu için bu adla anılmıştır. Bu formülde yer alan kelimeler şunlardır: Ebced (elif, be, cim, dal); hevvez (he, vav, ze); hutti (ha, tı, ya); kelemen (kaf, lam, mim, nun); sa’fes (sin, ayn, fe, sad); karaşet (gaf, ra, şın, te); sehaz (se, ha, zel); dazağ (dad, zı, gayın). Ebced sisteminin İbranice ve Aramice’nin etkisiyle Nabatice’den Arapça’ya geçtiği bilinmektedir. Arap alfabesindeki harflerin sayısal karşılığının İbranice ve Aramice’nin harfleriyle aynı değerde olması, bu bilgiyi güçlendirmektedir. (Mustafa Uzun, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “ebced” maddesi, c: 10, s. 70) Arap tarihinde geçen tüm olaylar, harflere rakam değeri verilerek yazılır ve böylece her olayın tarihi de kayda geçilmiş olurdu. Bu tarihler, her kullanılan harfin özel rakam değerlerinin toplanmasıyla elde ediliyordu. Ebced sistemi İslam dünyasında özellikle tasavvuf, astronomi, astroloji, edebiyat ve mimari alanlarıyla, cifr ilmine ait konuları da içine alan geniş bir çerçevede kullanılmıştır. Ebced hesap sisteminin kullanıldığı alanları şöylece özetleyebiliriz:
Günlük ihtiyaçlarda: Özel not olarak, ticari ilişkilerde kullanılmıştır. Mesela 100 akçe alacağı olan bir şahıs alacaklı olduğu kişiye bir kâğıt üzerinde bir “kaf” harfi yazıp gönderince hem alacağını istemiş, hem de konuyu aracıdan saklamış oluyordu.
İsim sembolü olarak: İki veya daha fazla kelimenin sayı değerlerinin aynı olmasından istifadeyle birini söylemekle diğeri kastedilmiş oluyordu. Özellikle tasavvuf edebiyatında bu kullanım oldukça yaygındı. Mesela, Türk edebiyatında “hilal” sözcüğü ile “Allah”ın kastedilmesi her iki kelimenin ebced hesabıyla aynı sayıyı ifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Her iki kelimenin de ebced hesabı yapıldığında 66 karşılığını verdiği görülecektir.
Kitap ve makalelerde: Eskiden kitapların önsöz, giriş, takdim sayfaları ile numara almayan sayfalar hep ebced alfabesinin hesap sistemine göre numaralandırılmıştır. Kitapların ay ve sene kayıtları, yazı bölümleri ve madde başlıkları hep ebced düzenine göre tanzim edilmiştir.
Resmî kayıtlarda: Devlet arşivlerinde yer alan bir çok resmî kayıt, belge ve fezlekelerde tarihler hep ebced hesap sistemine göre tanzim edilmiştir.
İlimlerde: Fizik, astronomi, geometri ve matematik ilimlerinde sıklıkla kullanılmıştır. Astronomide büyük rakamlar “gayın” harfinin birkaç kez tekrarıyla ifade edilmiştir. Ebcedin mimari alanda kullanılmasına Süleymaniye Camii’nden bir örnek vermek mümkündür. Buna göre caminin zemininden kubbe üzengi seviyesi 45 arşın etmektedir. Bunun ebcedi karşılığı “âdem” kelimesine denk gelmektedir. Kubbe aleminin seviyesi ise 66 arşındır. Bu ise “Allah” lafzını karşılamaktadır. (İsmail Yakıt, Türk-İslam Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, Ötüken Yayınları, İstanbul 1992) Görüldüğü üzere ebced hesap yöntemi cifr ilmini de içine alacak ölçüde geniş bir alanda kullanılmış ve adeta kültürel bir öğe haline gelmiştir.
Cifr ilmine dair eserlerde genellikle “terkib-i harfi” ve “terkib-i adedi” adı verilen metotlar kullanılmıştır. Cifr metotları hakkında verilen bilgiler şöyle özetlenebilir: Arapça harfler şemsi-kameri olmak üzere ikiye; mesruri-mebruri-melfuzi olmak üzere üçe bölünür veya yirmi sekiz harf ebceddeki sıraya göre ilk yedisi ateş, ikinci yedisi hava, üçüncüsü su, dördüncüsü de toprak karakterli olmak üzere dört gruba ayrılır. Harflerdeki tasarrufun sırrı teşkil edilen tertipteki mizaca bağlanır, yahut harflere ve yine ebced sıralamasına göre sayısal değerler verilerek harfler ve sayılar arasındaki münasebetlerle bunlara tekabül eden remizlerden oluşan bir yol takip edilir. Bu sonuncu metoda “cefr-i mutavassıt” denilir. (Metin Yurdagür, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “cefr” maddesi, c: 7, s. 216)

***
Bediüzzaman ebced hesabından ve cifr ilminden faydalanılarak ayet ve hadislerden işari mânâlar çıkarmanın makbul bir yöntem olduğunu İslam geleneklerinden ve İslam alimlerinden örnekler vererek somutlaştırır. Meselâ Hz Peygamber döneminde Yahudi alimlerinden bir kısmı Kur’ân ayetlerinin başında bulunan elif-lam-mim, kaf-ha-ya-ayn-sad gibi huruf-u mukattaayı işittikleri vakit Hz. Peygambere, hesab-ı cifri ile “Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır.” demişler, Hz. Peygamber ise diğer surelerin başındaki mukattaayı okuyarak “yok daha var” diye mukabelede bulunmuştur. (İbn-i Kesir, Tefsirü’l Kur’âni’l Azim, 1:38; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 87) Yine Bediüzzaman, Hz. Ali’nin meşhur Celcelutiye kasidesinin hesab-ı ebcedi ve cifirle yazıldığını, Cafer-i Sadık (r.a.) ve mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi gibi zatların esrar-ı huruf ile ilgilendiklerini ve ebced hesabını mesleklerinde bir prensip olarak kabul ettiklerini belirtir. Ayrıca edipler arasında kullanımının adeta gelenek haline geldiğini ve sanatı daha güzel göstermek için ebced hesabının kullanıldığını belirtir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 87) Bediüzzaman bu delillerle ebced hesabının ve cifr ilminin doğru metotlarının kullanılmasıyla hakikate anahtar olabilecek nitelikte sonuçlara ulaşılabileceğini belirtir.
Said Nursi Kur’ân ayetlerinden cifr ilmi yardımıyla işaretler çıkarılmasını Kur’ân’ın bir mucizesi olarak yorumlar. Ayetlerin ifade ettiği mânâlar değişik derecelerdedir. “Her bir ayetin mânâ mertebelerinde bir zahiri, bir batıni, bir haddi, bir muttalaı vardır.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 86) Bu derecelerin de füruatı, işaratı, dal ve budakları vardır. (İhya-ü Ulumi’d-din, 2:184, 174, 175) Buna göre ayetler sadece zahiri mânâdan mürekkep değildir. Zahirdeki mânâsından başka bir de işari mânâsı vardır. Cifr ilmi bu işari mânâlara ulaşabilmek için bir araç işlevine sahiptir. Ezeli bir ilim sahibinin kelamı olduğu için insan idraki ancak yaşadığı olaylarla ayetlere mânâ yükleyebilmekte veya itikadın derecesine göre ayetleri anlamlandırabilmektedir. Ayetlerin her asra bakan yönü olduğu için, maziden haber vermesi gibi, gelecekten haber vermesi de Kur’ân’ın mucizeliğinin ve belagatının gereğidir.
Kur’ân-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu ispatlayan özelliklerinden birisi de insanların henüz muhatap olamadığı olaylara ışık tutması ve geçmişte olmasına rağmen insanların henüz bilemediği olaylardan açıkça bahsetmesidir (peygamber kıssaları, ilk yaratılışla ilgili bilgiler, gelecekte vuku bulacak olaylar, tarihi vakıalar gibi) Bunlar 25. Söz’de maziye ait ihbarat-ı gaybiye, istikbale ait ihbarat-ı gaybiye ve hakaik-i İlahiyeye ve hakaikı kevniyeye ve umur-u uhreviyeye ait ihbarat-ı gaybiye olarak adlandırılır. Kur’ân-ı Kerim’deki ayetlerin birçoğu zahiren nazil olduğu anın olaylarına işaret etmekte, işari olarak da başka mânâları anlatmaktadır. Ancak insanın bakış açısının ve muhatap olduğu olayların az olması bu ayetlerin tam olarak anlaşılmasını engeller. Benzer yaklaşım hadisler için de söz konusudur. Zira bazı hadisler de insanların henüz bilemediği veya yaşamadığı olaylara işaret etmektedir. Hz. Peygamber gaybaşina nazarıyla (gaybı bilmeye alışık) bazı olayları gerçekleşmeden izn-i İlahi ile bilmekte ve hadis-i şerifinde o olaya işaret eden remizler saklamaktadır.
Kastamonu Lahikası’nda geçen, Fil Suresi’nin cifri yorumu ayetlerin günümüzde cereyan eden olaylara işari olarak bakan bir yönünün de olduğunu anlamak bakımından faydalıdır. Söz konusu mektup “işarat-ı Kuraniye’nin bu zamanımıza tevafuk eden bir şuaı” diye başlar. Fil Suresi, Habeş Kumandanı Ebrehe’nin Kabe’ye saldırısını ve ebabil kuşları tarafından onun bu saldırısının geri püskürtülmesini anlatmaktadır. Bediüzzaman, Fil Suresi’nin zahiri mânâsının Ebrehe’nin Kabeye saldırısını anlattığını, bu surenin işari mânâsının ise sonraki asırlarda Fil Vakıasına benzer olaylara işaret ettiğini söyler. Surenin “onlara ateşten pişirilmiş taşlar attılar.” mealindeki ayetinin hesab-ı ebcedi ile 1359 (miladi 1940) ettiğini söyler. Bu tarihte İkinci Dünya Savaşı cereyan etmektedir. Bediüzzaman’a göre bu ayet, dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavi bombalar ve taşlar yağdırılmasına tevafuken işaret etmektedir. (Kastamonu Lahikası, s, 173)
Asr Suresi’nin ilm-i cifr metoduyla yorumlanmasında da asrımıza işaret eden mânâlar görülür. Buna göre Asr Suresi her asra baktığı gibi bu asrımıza da bakmaktadır. “Yemin olsun asra. İnsan muhakkak hüsrandadır.” ayetinin cifr hesabıyla makamı 1324 etmektedir. (miladi 1906) Bu dönem ise Balkan ve Trablusgarb Savaşına, Birinci Dünya Savaşı’nın alt yapısının oluşmaya başladığı yıllara, şeair-i İslamiye’nin tahrip edildiği dönemlere rastlamaktadır. “Ancak iman eden, güzel işler yapan müstesna…” ayetinin cifri makamı 1358 etmektedir. Bu dönem de İkinci Dünya Savaşına rastlamaktadır. Bu dönem belki de insanlık tarihinin en karanlık günleridir. Bu hasaret zamanının tehlikelerinden kurtulmanın tek çaresi ise “iman etmek” ve “güzel işler” yapmaktır. Bediüzzaman’a göre hasaretin tek nedeni şükürsüzlük, küfür ve küfran, fısk ve sefahettir. (Kastamonu Lahikası, s. 157)
Netice-i Meram: Cifr ilmi ve ebced hesabı İslam medeniyetinde sıklıkla kullanılmış ve makbul kabul edilmiştir. Yazının başlarında da belirtildiği üzere günlük hayatın çeşitli alanlarında kullanılmış, adeta kültürel bir motif haline gelmiştir. Ulema ve mutasavvıflar arasında da ayet ve hadislerin işari mânâlarını ortaya çıkarmak için kullanılmış olan sistemlerdir. Hadis-i Şerifler içinde de işari mânâlar mevcuttur. Hz. Peygamber gaybaşina nazarıyla gelecekteki olaylara Allah’ın izniyle muttali olmakta ve hadis-i şerifinde o olaya işaret etmektedir. İşte cifr ilmi ve ebced hesabı bu işari mânâyı ortaya çıkaran bir işlev görmektedir. Pek tabiidir ki, bu hesaplama yöntemleri ilim erbabının elinde kullanıldığı sürece hakikate anahtar olabilecektir. Aksi halde Bediüzzaman’ın da belirttiği gibi su-i istimale medar olabilecektir.

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp

Yazı kategorisi: Risale-i Nur Araştırmaları | 4 Comments »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.